Kategoriler
Arkadaşlarım
6/4/2007 - SİZİN İÇİN..... |
|
|
|
the love is best thing in the world
|
|
Mr. YAVUZ ASLAN
| |
|
EVERYBODY WANTS TO GO TO THE HEAVAN BUT NOBODY WANTS TO DIE
ı love the life, are you?
ı hope you will like me :)
ARE CURIOUS ABOUT ME ? I KNOW, YOU ARE CURIOUS ME
| | | |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/4/2007 - SOSYAL HİZLETLER İLE İLGİLİ BİLGİLER |
|
AİLE VE SOSYAL SORUNLAR
AİLE VE SOSYAL HİZMET MODELİ
Aile ve aileyi oluşturan bireyler, zaman zaman çeşitli bedensel, ruhsal, sosyal, çevresel ve fiziksel sorunlarla karsılaşırlar. Bu sorunların beraberinde getirdiği rahatsiz edici, engelleyici sonuçları ile mücadeleye girisen aile ve bireyleri bazi sorunlar karsisinda basarili olur,bazi sorunlar karsisinda da kaybederler. Kayiplari kimi zaman kalicidir, kimi zaman bugünü ve geleceklerini olumsuz etkiler,bu kayiplar bazen o derece etkilidir ki önce ailenin kendi çevresini ve daha sonra toplumun sagligini ve refahini ve gelecegini tehdit edici boyutlara ulasabilir. Elbette bu sonuç çok sayida ailenin sözü edilen olumsuz süreçleri yasamasi ile olusabilir. Kimi kaynaklarda sosyal bilimlerde bu konudaki toplumsal etkiye dönüstürebilecek oranin % 5 oldugu söylenegelmistir. Yani arastirmaya deger toplumsal kritik oranin %5 olmasi halinde üzerinde düsünmege ve arastirmaya deger bulunmasi söz konusu edilmistir.(1) Toplumu olusturan ve bu denli etkiyen, aile unsurunun ülkemizdeki sadece Sosyal Saglik sorunlarini göz önüne getirdigimizde bu oranin çoktan asilmis oldugu görülecektir.
Öyleyse toplumun refahini, barisini ve kalkinmasini derinden etkileyen Aile sorunlarina somut, somut oldugu kadar islevsel ve gereksinimlerini önceden görebilen ve koruyucu, önleyici, rehabilite edici, yönlendirici ve tedavi edici bir müdahaleyi yapabilecek bir Profesyonel Aile Bakim ajanina yani donanimli bir meslek uzmanina ivedilikle gereksinim vardir. Bu Profesyonel Aile Bakim ajani, mesleki felsefesi rol ve fonksiyonlari ve amaçlari açisindan elbette Sosyal Hizmet Uzmanlari ve Sosyal Hizmet Uzmanligidir. Burada Sosyal Hizmet Uzmanligi kavrami özellikle bu sekli ile kullanilmistir. Bunun temel nedeni toplumun nazarinda Sosyal Hizmet' in daha çok bir alani çagristirmasi " Sosyal Hizmet Uzmanligi" ifadesi ile de anlatilmak istenen bu alanin eylemsel uygulayicisinin tanimlanmasi duyulan vurgudur. Bu vurgu, ailelerin ve ailelerden olusan toplumun meslegi benimsemesi ve özel gereksinimlerini karsilamada psiko-sosyal boyutlari itibari ile algilamasini kolaylastiracak olmasindan dolayi önemle üzerinde durulmasi gereken bir vurgudur.
Ancak, öncelikle akla gelebilecek bir önyargi ile yukarida dile getirilen söylem su açilardan yadirganabilir; Denilebilir ki zaten ailesel odakli birey ve toplum sorunlari için biz ve kurumlarimiz vardik neden yeni bir yaklasimla uygulama sistemine yada modeline gereksinim duyulmustur. Birazdan verecegim gerekçeler, Aile Realitesinin karsi karsiya bulundugu örgüsel sorunlar karsisinda bas edebilme yeteneginin dogrudan Sosyal Hizmet Uzmanligi ile desteklenmesi, bireyin karsisina çikan sorunlarin baslica nedeni kabul edilen kisiligindeki sürekli degisim ve gelisimi öte yandan yasadigimiz toplumda meydana gelen degismelerden kaynaklanan sorunlar (2) karsisinda yeni durumlar karsisinda yeni ve uygun tepki verebilme yeteneginin gelistirilmesi(3) ve psiko-sosyal uyumunun saglanmasinda etkin ve atak, aile için uzun süreli o aileyi olusturan tek tek bireyler içinde kisa süreli mesleki müdahaleleri içeren bir Aile Sosyal Hizmet Uzmanligi Modelini tanimlayacaktir. YÖNTEMLER VE BULGULAR ASHU MODELININ TANIMLANMASI VE AMAÇLARI :
Her seyden önce Aile Sosyal Hizmet Uzmanliginin(ASHU Modeli) temelini teskil eden yapisal unsurlar ve temel tanim su sekilde özetlenebilir. Bir ailenin özgürce tercih ve tespit ettigi bagli oldugu, baslangiçta kendi istegi ile kayitli bulundugu bir Aile Sosyal Hizmet Uzmaninin(ASHU) gözleminde, desteginde ve profesyonel faaliyetlerde gerçeklestirildigi planli ve kontrollü bir uygulamali süreç modelidir. Burada Ailelerin istediginde ASHU' larini degistirme hakkinin verildigi bir özgürce seçme ve benimseme hakki da bulunmaktadir. Esasen Aile Sosyal Hizmet Uzmanligini(ASHU) icra eden Sosyal Hizmet Uzmanlari kendilerine kayitli bulunan ailelerin bugünlerini ve geleceklerini en uygun ve en uyumlu bir biçimde yapilandirmalarinda psiko-sosyal yardimi gerçeklestirirken ve ailenin karsi karsiya kaldigi ve kalabilecegi olasi güçlükler karsisinda sorun çözücü rolünü, koruyucu, önleyici, rehabilite ve tedavi edici islevlerini yerine getirirken asgari kriterlere ve mesleki yeterlilik donanimlarina sahip olmalari zorunlulugu, modelin amaçlarinin gerçeklestirilmesi açisindan yasamsal bir öneme sahiptir.
Bilindigi gibi Birlesmis Milletlerin Saglikli Insan Taniminda; Saglikli Insan, sadece hastaligi ve sakatligi bulunmayan insan degil ayni zamanda fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali içinde bulunan insandir seklide ifade edilmektedir. Bu tanimin bir geregi olarak Üç ögesi bulunan tanimin iki ögesini içeren Psiko-Sosyal boyutu ile tasidigi önem geregi Aile Sosyal Hizmet Uzmanligi,günümüzde çok islevsel hale gelen Aile Doktorlugu, Aile Avukatligi, Aile Mali Müsavirligi gibi gelistirilen Aile odakli mesleklesme tanimlamalarina paralel olarak Ailenin Psiko-Sosyal sagligi için ve toplumun refah düzeyinin ve yasam kalitesinin iyilestirilmesi bakimindan Aile Sosyal Hizmet Uzmanligi Modeli bir alternatif sosyal saglik hizmeti olarak topluma tanitilmali ve yayginlastirilmalidir.
ASHU MODELINDE KULLANILAN ARAÇ-GEREÇ ILE MESLEKI YÖNTEM-TEKNIK VE YAKYASIMLAR :
KULLANILACAK FORMLAR VE RAPORLAR: Kabaca; 1- Aile Özgeçmisi Degerlendirme Formuna Iliskin Rapor. 2- Aile Bireylerini ve Sorunlarini Tek Olarak Degerlendiren Bireysel Formlar ve Raporlari. 3- Bir bütün olarak Aileyi ve Sorunlari Degerlendirme Form ve Raporlari/Özet ve Süreç raporlari 4- Her üç raporu dikkate alan bir Psikososyal Inceleme ve Degerlendirme Raporu. 5- 3 Aylik Sorun Çözme ve Uygulama Raporlari 6- Aylik Çok Yönlü Sorun Çözme ve Uygulama Raporlari 6- Psikososyal Uyum Raporlari 7- Yillik Degerlendireme/Uygulama Sonuç Raporlari
YÖNTEMLER : 1- Sosyal Kisisel Çalisma Yöntemi 2- Sosyal Grup Çalismasi Yöntemi 3- Psikososyal Sagaltimlar (Bireysel ve Grup Terapileri) 4- Psikodramatik Sosyometrik Grup Psikoterapisi(PSGP) Yöntemi 5- Gestalt Yaklaimi
ASHU MODELINDE AILEYE ve BIREYLERE MESLEKI YARDIM ASAMALARI:
I. ASAMA: PSIKOSOSYAL INCELEME : 1- Empatik Iletisim 2- Açik Sözlülük 3- Yapici Geribildirim 4- Kendine Güven 5- Konusmayi Sinirlandirma
II. ASAMA: SORUNLARI AILE ILE BIRLIKTE INCELEME : 1- Açik ve Kapali Uçlu Sorular 2- Açik ve Anlasilir Cevap Verme 3- Alinan Bilgiyi Özetleme 4- Odaklama 5- Iliski Üzerinde Olumsuz Etki Yapan Davranislari Önleme
III. ASAMA: ÇOK YÖNLÜ TESHIS/DEGERLENDIRME : 1- Aile ve Aileyi Olusturan Bireylerin Güçlü Yönlerini Teshis Etme 2- Sorunun Belirlenmesi 3- Çevresel Etkenlerin Degerlendirilmesi 4- Ailesel ve Bireysel Gelisme Ile Ilgili Gereksinimlerin Degerlendirilmesi 5- Geçis Dönemleri Ile Ilgili Baskilari Degerlendirme 6- Içsel ve Çevresel Sistemleri Degerlendirme 7- Fizyolojik Degerlendirme 8- Bilissel Degerlendirme 9- Ailenin Duygusal Fonksiyonlarini Degerlendirme 10- Davranislari Degerlendirme 11- Aile Fonksiyonlarini Degerlendirme 12- Aile Içi Kurallari Degerlendirme 13- Sorunlari Çözme Konusunda Isteksiz Olan Kisi/Ailenin Motivasyonlarini Artirma 14- Amaçlar Üzerinde Kisi/Aile ile Anlasma 15- Aile Ile Birlikte Amaçlari Belirleme ve Tanimlama 16- Aile Ile Anlasma Yapma 17- Degisme Stratejilerini Planlama ve Uygulama 18- Aileye Kriz Durumlarinda Müdahale Etme
YAKLASIMLAR : 1- Fonksiyonel Yaklasim 2- Problem çözme Yaklasimi 3- Davranissal Yaklasim 4- Sistem Teorisi ve Aile Tedavisi Yaklasimi 5- Kriz Tedavisi Yaklasimi 6- Sosyallesme Yaklasimi 7- Ekolojik Yaklasim 8- Ilgi Tedavisi (Ilgi Terapi Yaklasimi) (4) 9- Içgörü Kazandirma Yaklasimi
TEDAVI TEKNIKLERI: 1- Beden Hareketleri(Jimnastik) 2- Kas Gevsetme ve Masaj 3- Düsünce Yapisini Degerlendirme 4- Kendine Direktif Verme 5- Model Olma 6- Strese Karsi Bagisiklik Kazanma 7- Empati 8- Yorumlama 9- Gerçekle Karsi Karsiya Gelme 10- Dirençle Karsilasma Durumlarinda; a- Olumlu Anlam Verme yada Degerlendirme b- Sorunu, Bireyin Kendini Gelistirme Firsati Olarak Tanimlama c- Kisiyi Direnç Tepkisi ile Yüz yüze Getirme 11- Psikodrama Grup Psikoterapi Tekniklerini Kullanma 12- Grup Dinamiginde Insan Davranisini Etkileme Teknigi 13- Social Worker Yönlendirme Teknikleri (5) 14- Pozitif Aile Terapisi Teknikleri (6) 15- Gestalt Yaklasim Teknikleri
ASHU MODELINDE SORUN ÇÖZME SÜREÇLERI : 1- Sorun Çözme Alternatiflerini Gelistirme Sürecine Aile Üyelerinin Aktif Katilimini Saglama 2- Alternatifleri Degerlendirip Uygun olani Seçme 3- Psiko Sosyal Tedavi Olarak Sorun Çözme Süreci 4- Aile Üyeleri Arasinda Yapici Iletisimin Artmasini Saglayarak Etkilesimi Gelistirme Süreci 5- Aile Içinde Islevsel Olmayan Kurallarin Degismesini Saglama Süreci 6- Aile Üyelerinin Birbirleri ile Tartismaktan Vazgeçmelerine Yardim Etme Süreci 7- Islevsel Olmayan Etkilesimleri Saglikli Biçimde Düzenleme Süreci 8- Aile Üyelerinin Degisme Konusunda Karsilikli Anlasmalarini Saglama Süreci 9- Ailede Yanlis Düsünce ve Inançlari Düzeltme Süreci 10- Aile Içinde Islevsel Olmayan Kutuplasmalari Giderme Süreci 11- Aile Birligini Güçlendirmek ve Aile Sinirlarini Belirleme Süreci
AILE SOSYAL HIZMET UZMANLARININ SAHIP OLMASI GEREKEN MESLEKI DONANIMLARI VE ETIK KRITERLER : 1- Sosyal Hizmet Uzmani unvanli meslek elemanlarindan lisans egitimi sürecinde Terapötik Iletisim Dersi, Kentlesme Sürecinde Sosyal Hizmet Yaklasimi Semineri almis olmakla birlikte Tibbi ve Psikiyatrik Sosyal Hizmet Alani Seminer Programini en az B1 düzeyinde basari ile tamamlamis olanlar, 2- Bu Sosyal Hizmet alanlarinda ve Saglikta Sosyal Hizmet Uygulamalari alaninda Lisans Tezi veya Stajini yapmis meslek elemanlari, 3- Özel ve Resmi kuruluslarda en az 3 yilini mesleki alanlarda çalisarak dolduran meslek elemanlari, 4- Lisans egitimi sonrasinda asagidaki alanlarin en az üçünde Katilim Belgesi, Sertifika veya diplomaya sahip olan donanimli meslek elemanlari; a) Aile Terapisi Teknikleri Egitimi, b) Insan Iliskilerinde Yaratici Drama Egitimi, c) Psikodrama ve Grup Psikoterapisi Egitimi, d) Sosyal Hizmet Alanlarinda Yüksek Lisansli Sosyal Hizmet Uzmanlari, e) Sosyal Hizmet Alanlarinda Doktorali diger meslek elemanlari f) Özel veya Resmi Kuruluslarda, Koruyucu Ruh Sagligi Hizmetleri alanlarinda, Psikiyatri Kliniklerinde veya Servislerinde en az 1 Yil Çalisma deneyimi olma kosulunu belgeleyen Sosyal Hizmet Uzmanlari, g) Gestalt Terapi Egitimi almis olmak h) Özel veya Resmi Kuruluslarda, bir Psikiyatrist veya bir Klinik Psikolog ile isbiriligi ve ekip çalismasi deneyimine sahip en az 6 Ay Süpervizyon aldigini belgeleyen meslek elemanlari; Aile Sosyal Hizmet Uzmanligini(ASHU) her boyutu ile (Egitim, Danismanlik,Koruyucu Ruh Sagligi ve Tedavi Edici Sosyal Hizmet Uygulamalari açisindan) özel çalismalarinda ve resmi kurum ve kuruluslarda yürütme hak ve yetkisine sahip olarak modeli uygulayabilir ve bu çerçevede Aile Sosyal Hizmet Uzmanlari Asagida açiklanan Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi Yaklasimini Aile odakli olarak kullanabilir.
TARTISMA ILGI YOKSUNLUGUNUN SAGALTIMI YAKLASIMI
Bu yaklasim, kisaca Sosyal Çalisma Mesleginin yani; bireyin, grubun ve toplumun Psiko-Sosyal adaptasyonunun saglanmasina yönelik sosyal saglik hizmetlerinin yöneldigi kisi odakli yogun mesleki müdahale tekniklerinin uygulandigi Sosyal Iyilik ve Esenlestirme (Sosyal Tedavi) yaklasimidir.
Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi; Sosyal Hizmet Uzmanlarinin tek basina veya bir ekip halinde müracaatçinin kendisi ve çevre sartlarindan dogan psiko-sosyal sorunlarinin çözümü için, ilgi yoksunlugunun sonuçlarini degerlendirerek ailenin, fiziksel çevrenin, kurum ve kuruluslarin ve kisilerin uyusumlarinin saglanmasidir. , Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi; Sosyal çevrenin bir plan dahilinde müracaatçi için organize edildigi, yönlendirildigi sürekli yogun mesleki ilgi ve iletisimin, mesleki çalismanin bitimine kadar dogrudan kisi için uygulandigi günümüz insan ihtiyaçlarindan dogmus güncel deneyimsel bir yaklasimdir.
Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi Yaklasiminin temelinde, bireyin ilgi yoksunlugu sonucu ortaya çikan psiko-sosyal sorunlarin tedavisi için ilgi yoksunlugunun bizzat uzman tarafindan müracaatçinin veya hastanin yakinlarinin olabildigince yogun ilgi rolünün üstlenilerek mesleki ilgi ve iletisim sonucu belli bir zaman için ilgi yoksunlugunun rafa kaldirildigi, Terapötik Iletisim ve Empatik Yaklasimlarin birlikte kullanilarak yoksunlugun olumsuz sonuçlarinin giderildigi ve kisinin kendi kendine yeterli hale getirildigi zamana kadar geçen bir psiko-sosyal tedavi sürecidir.(6)
Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi, ilgi kavraminin içinde barindirdigi, insan psikolojisinde ve davranislarinda olumlu degisikliklerin yasanmasina yol açabilen, sicak, samimi duygulardan güç alarak, kendini tanima, kendine güven, dayanisma, yönlendirme sonucu harekete geçme ve beraberinde dogru düsünme ve karar verme yetilerinin gelistirildigi ve benzeri duygulardan yararlanarak müracaatçinin destek sistemlerinin güçlendirilerek tibbi tedavinin ruhsal ve sosyal yönden tamamlandigi Sosyal Çalismanin yeni bir yaklasimi ve psiko-sosyal tedavi sürecidir. Bu sürecin gerçeklestirilme asamalarinda Sosyal Kisisel Çalisma ve Sosyal Grup Çalismasi temel yöntemlerinin tedavi edici boyutunu Tibbi ve Psikiyatrik Sosyal Çalisma alanini azami düzeyde kullanan bir yaklasimdir.(7)
Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi kavraminda amaç, çagimizin teknolojik gelismelerinin beraberinde getirdigi psiko-sosyal boyutlu rahatsizliklarda kisilerin bizzat danisarak sosyal sagliklari için talep edecekleri bir sosyal saglik hizmetinin alternatif olarak sunulmasini saglamaktir. Böyle bir hizmet meslegin toplum tarafindan taninmasini, güncellesmesini ve islevselligini de gelistirecektir.
Bu yaklasimin uygulanabilecegi alanlar,yatakli tedavi kurumlari, birinci basamak saglik hizmetlerinin sunuldugu saglik kuruluslari, Psikiyatri Servisleri, Özel Poliklinik ve Tip Merkezleri, Diyaliz merkezleri, Tüm Sosyal Hizmet Kuruluslari, Danismanlik ve Rehberlik Merkezleri, okullar ve son olarak kurum ve kurulus disi kisinin sosyal ve fiziksel çevresinde kisinin veya hastanin dogal yasam sartlari içinde uygulanir.
Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi Yaklasiminin dayandigi bilimsel temellere gelince; ABD 'de Minnesota çalismalarindan elde edilen bulgu da sudur: Hekimlere basvuran hastalarin yaklasik %40'ini tibbi sikayeti olanlar diger %60'ini ise tibbi sosyal hizmet ihtiyaci karsilanamayanlar olusturmaktadir. Eyalet de hastalar üzerinde yapilan bir arastirmada, taburcu asamasina gelmis hastalarin tibbi tedavi gördükleri halde tam anlami ile iyilesmedikleri ve 3/5'inin kendileri için Sosyal Çalisma yapilmadan ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilige ulasmadiklari ortaya çikarilmistir. Sözü edilen Sosyal Çalismanin taniminda en belirgin ögenin hastaya gösterilen mesleki ilgi ve alakanin yogunlugu ve tedavi amaçli olusudur. (8)
Tecrübelerimle birlikte bir uzman olarak 1100 ' e yakin müracaatçi ile yapilan mesleki görüsmelerde degerlendirme ve gözlemlerde karsilastigim vakalarda edindigim tecrübi izlenim gösteriyor ki mesleki ilginin yogunlugunun arttikça psiko -sosyal uyumun ve tedavinin süratle gerçeklestigi bulgusudur.1998-1999 yillarinda Samsun Askeri Hastanesinde, Hastanede cerrahi servisinde yatan hastalarin cerrahi müdahalenin öncesi ve sonrasinda tasidiklari kaygili psikolojik yapi mesleki ilgi ve iletisim sayesinde yerini sakinlige, sosyal uyuma birakmistir. Hastalarin ilgiye ne kadar ihtiyaçlari oldugu ve bu ilginin bilimsel olarak gerçeklestirildiginde bireylere ne derece katkisi oldugunu gözlemlemis oldum. Ayni yillarda mesleki ilgi ve iletisimi kullanarak, bunalima giren bulundugu çevreye uyum saglayamayan ve sürekli çevresine sorun yaratan vakalarin ayni mesleki yaklasim sayesinde psiko-sosyal sagliklarinin çevreye uyumlu hale geldigini, duygusal ve sosyal yönden rahatladiklarini teshis ettim. Bir baska mesleki çalisma ise, 1997 yilinda uzun süreli yatarak tedavi gören hastalardan örnek vakalar üzerinde yaptigim mesleki çalismadir. Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi yaklasimina hastalarin yogun bir ihtiyaç duyduklarini, bir hasta için kendilerini her gün ziyaret eden, sorun ve endiseleri ile ilgilenen ve paylasan çözüm bulmaya çalisan Sosyal Hizmet Uzmaninin ne anlama geldigini hasta ve çevresi ve tedavisi ile ilgili olumlu sonuçlara yol açtigini ve böylelikle tedavinin psikolojik ve sosyal yönü ile de gerçeklestigini teshis ettim. Burada hastalarin aldiklari Sosyal Çalisma uygulamalarinin bir kismini hastalarin daha önce servis doktorlarindan beklediklerini ancak her vizit sirasinda hayal kirikligina ugradiklarini ifade etmeleri dikkat çekicidir. Esasen böyle bir hizmeti hastalarin doktorlardan beklemesinin anlami, hastalarda var olan yetersiz ilgi yoksunlugunun ve bekledikleri hizmeti kimden almalari gerektigi noktasindaki bilgi eksikliginin bir yansimasindan baska bir sey degildir!
Kaldi ki doktorlar bu tür bir Sosyal Çalismayi ve yaklasimi gereklestirecek ne vakitleri vardir ne mesleki bilgileri.. Doktor tibbi tedavisini uygularken , Sosyal Hizmet Uzmanlari hasta ve çevresi ile doktoru ve kurumu arasinda psikososyal uyumu saglayacaktir. Bunu yaparken Ilgi Yoksunlugunun Sagaltimi Yaklasimini yeri geldigince kullanacaktir. Bu ekip çalismasinin da bir geregidir. (9), (10)
v SHÇEK Konya Rehabilitasyon ve Aile Danisma Merkezi Sosyal Hizmet Uzmani v Özel Aile Sagligi Poliklinigi Koruyucu Ruh Sagligi Hizmetleri Psikososyal Servisi Sosyal Hizmet Uzmani v A. Ö. Psikodrama Grup Psikoterapileri Enstitüsü II. Asama Asistanlik Egitimi Ögrencisi v Sosyal Hizmet Uzmanlari Dernegi Konya Subesi Kurucusu ve II. Baskani v Türkiye Grup Psikoterapileri Dernegi Üyesi
KAYNAKLAR : 1- TUFAY Muzaffer, H.Ü. Sos. Böl. Aile Sosyolojisi Ders notlari.
2- TURAN Nihal, Sosyal Kisisel Çalisma, s.1 ANKARA 1992.
3- ALTINAY Deniz, Yasama Dair Çok Sey Psikodrama.
4- SONGÜL Ali, TR NET Web Sitesi,konuk yazar, Ilgi terapi Yaklasimi.
5- PESESCHKIAN Nossrat, Pozitif Aile Terapisi s.113, Beyaz yayinlari,Istanbul.
6- ÇAKMAKLI K.,Aile içi iletisim ve sosyal saglik Gündogdu Matbasi 1999
7- ARIKAN Ç.,Tibbi ve Psikiyatrik Sosyal Hizmet ders notlari 1996
8- ÇAKMAKLI K.,Aileler için Sosyal hizmet Ist.1991
9- SONGÜL Ali, TR NET Web Sitesi,konuk yazar, Ilgi terapi Yaklasimi.
10- SONGÜL Ali, Sosyal Hizmet Uzmani Web Sitesi, Ayin Makalesi 2001 Not : Bu bildiri metni yazarin henüz basilmamis kitabinin uygulamali özgün yapisal degerlendirmesini özetlemektedir.
EŞLER ARASI ŞİDDET
Kaynaklarda; erkeklerin eşlerini dövme davranışını açıklayan çeşitli görüşler ileri sürülür. Bu görüşler ana hatlarıyla şöyle: 1- Eşini döven erkekler, çocukluklarında benzer olaylara tanık oldukları için şiddete başvururlar. 2- Eşini döven erkekler, kişilik özellikleri ya da ruhsal bozuklukları sebebiyle şiddet uygularlar. 3- Alt sosyo - ekonomik tabakalarda işsizlik, parasızlık ve eğitimsizlik eş dövme sebebidir. 4- Alkol alma, sarhoşluk, aşırı kıskançlık eş dövme sebebidir.
Bazı yazarlar; şiddete başvuran erkeklerin çoğunluğunun yetersiz kişiliği gösteren, iletişim yeteneği olmayan, ruhsal gelişimini tamamlamamış kişiler olduğunu ileri sürerler. Evlilikte şiddete başvurmanın güçsüzlük, yetersizlik duygularını yenme ve özsaygıyı koruma çabası olduğu belirtilir.
Evlilik ilişkileri dışında dostluk ilişkileri olmayan, içine kapanık, toplumsal olarak izole edilmiş ailelerde şiddete başvurmanın daha sık rastlanıldığı, bunun göçmenlerde önem kazandığı yayınlarda izlenir.
Süreğen, kaygı, depresyon ve psikosomatik belirtilerden, yorgunluk, yaygın ağrılar, denetimi yitirme endişeleri, tekrar eden intihar girişimleri olan evli kadınlarda aile içi örselenmenin düşünülmesinin yerinde olacağı bildirilir.
Bulgular, kadının ve erkeğin eğitim düzeyi, sosyal statüsü, ekonomik şartlarına bağlı olmaksınız, kadının ev içinde şiddete uğradığı görüşünü destekler niteliktedir. Kentleşmeyle kadının yükü artmış; anne, eş ve iş kadını olarak hayattaki rolünü almıştır. İyi bir anne olmak zorundadır. Çocuklarına bakmaya, onların eğitimi ve sağlığıyla ilgilenmeye kendini mecbur hisseder. Mükemmel bir eş olmaya alışacaktır. Evde işi bir hayli yüklüdür, fazladır. Evdeki işleri yoluna girince işine, çalışma mekanına gidecektir. Orada çalışırken, akıl bir yandan da evde, eşinde ve çocuklarında olur. Bu onda sıkışma hissi, kaygı, anksiyete oluşturacaktır ve bir anlamda tükenmişlik içine girer. Bunun sonucu olarak kendisi de şiddete başvuracaktır ve suç işleyecek ve suçlu muamelesi görür.
Yüzyıl önce kadınların daha pasif oldukları yerlerde şiddete daha seyrek iştirak ettikleri tartışılmış. Cinsiyetle şiddet ilişkisi ele alındığında bütün toplumlarda kadınların şiddete başvurma oranlarının erkeklerden düşük olduğu görülür. Ancak kadının şiddete başvurma oranı ülkeden ülkeye, sosyo - kültürel yapıdaki farklılıklara bağlı olarak değişir. Bu konuda belirleyici olan, kadınların sosyo - kültürel yapı içindeki konumlarının, işledikleri suç oranlarıyla türlerini ne ölçüde etkilediğidir.
|
| |
|
EVLİLİK VE EVLİLİK SORUNLARI
Evlilik aslında birbirinden farklı iki insanın paylaşmaya başladığı yeni bir hayat dönemi olarak değerlendirilir. İnsan hayatındaki her değişim strese sebep olur ancak evlilik gibi köklü değişimlerin yeri daha bir farklı olmaktadır. Şöyle düşünün kültürel olarak aile yaşantısı olarak birbirinden farklı iki kişinin aynı evi aynı zaman ve mekanı paylaşmaya başlamaları hayatınızda ne kadar radikal bir değişimdir. Hele birde eşinizle öncesinde tam tanışmadığınızı düşünün. Belki de hep güzel saatleri paylaştınız ve birbirinize göstermek istediğiniz yüzünüzü gösterdiniz. Gülünecek neşeli anları paylaştınız. Ancak artık evlisiniz ve iki kişilik düşünmek zorundasınız.
Bu durumda kendinizi kısıtlanmış gibi hissetmeniz gayet doğaldır. Karşı tarafın da aynı duyguları paylaştığını unutmayın. Bunu böyle düşündüğünüzde karşılıklı anlayışla bazı sorunların üstesinden gelebilirsiniz.
Her iki zaman içerisinde çözülecektir. Ancak bunun yanında yeni yaşamınızda sorunlar ortaya çıkabilir.
TİPİK EVLİLİK SORUNLARI:
İletişim kuramama ve uzlaşmada güçlük: Bu problem gerçektende çiftler arasında oldukça sık görülür. Çiftler ya tartışmaz (“nasılsa bir şey değişmiyor”) ya da tartışır ancak uzlaşamaz. Genellikle herkes kendi söylemek istediğini söyler ancak karşı tarafı gerçekten dinlemez. Tartışamayan çiftler için durum daha kötüdür. Çünkü tartışmanın yerini akıl okuma almıştır(örnek: Kadın:Artık bana hiç dokunmuyor. Muhtemelen beni sevmiyor acaba bir başkasımı var? Erkek: Dokunursam gene seks istediğimi düşünecek ve beni reddedecek ben en iyisi televizyon seyredeyim. Kadın: Şimdide televizyonu açtı bu kesin beni sevmiyor, yüzsüzlük etmeyim gidip yatayım. Erkek: Bu saatte yatılırmı, bu kadının bana hiç tahammülü yok.)
Aldatma (sadakatsizlik): Burada bahsedilen çiftlerden birinin ya da her ikisinin böyle bir deneyim yaşadıktan sonra evliliği sürdürmek zorunda kalması ya da evliliği sürdürmek istemesi durumunda yaşanacaklardır. En sık iki soru; “bu şartlarda gerçekten devam etmeli miyiz?” beni hala aldatıyor mu?
Kaynana sorunu:
Burada asıl sorun çiftlerin kendi aile düzenlerine sınır çizememiş olmasıdır. Böyle bir sorunu batılı literatürde bulmak çok güçtür. Ancak bizler bu sorundan kaynaklanan soruna her gün tahmin edemeyeceğiniz sıklıkta rastlıyoruz.
Bilinen Tipik sorunlar:
Kaynanamla altlı üstlü oturuyoruz. Her şeyimize karışıyor.
Kocam sürekli onlarda yemek yemek istiyor.
Kocam sürekli onlara harcıyor bizle ilgilenmiyor.
Her hafta sonumuzu her tatilimizi onlarla geçirmek istiyor.
Yukarıda bahsedilen sorunlar çoğunlukla evlilikle ilgili ciddi sorunlara neden olabiliyor. Kaynanasıyla rekabet halinde ki bir kadın kocasından bu durumun acısını farklı dolaylı yollarla çıkarmaya (yatakta isteksizlik, farklı önemsiz konulara öfkelenme gibi ) çalışıyor. Bunu da yapamazsa öfkesini ya çocuklarından (dayak vs) ya da kendisinden çıkarıyor olabilir (baş ağrısı,boyun, bel ağrısı, konversif bayılmalar vs).
Yeni yaşamınızda değişen bir şey de artık düzenli bir cinsel yaşamın başlaması. Özellikle toplumumuzda insanların büyük bir çoğunluğu ilk cinsel deneyimlerini eşleri ile yaşamaktadırlar. Daha önce yaptığım bir araştırmada erkeklerin % 40'ı ilk deneyimlerini kendi eşleri ile geçekleştirdikleri görülmüş. Bu oran kadınlarda daha da yüksek çıkmıştır.
Dolayısıyla tecrübesiz iki insanın bir araya gelmesi üstelikte yanlış bilmeleri nedeniyle bazı cinsel sorunlar da karşımıza çıkmaktadır.
En sık, evliliğin ilk günlerinde cinsel birleşmeyi başaramama karşımıza çıkmaktadır. Bunun temelinde bazı törelerinde etkisi vardır. Kapıda birileri sizden haber beklerken sınavdaki bir genç gibi performans kaygısı yaşayan ve cinsel organında sertleşme sorunu yaşayıp ilişkiye girmeyenlerle sıkça karşılaşmaktayız.
Bazen de cinsel ilişkide yaşayacağını sandığı için kendini aşırı kasan ve bu nedenle ilişkiyi başaramayan genç kızlarla da karşılaşmıyor değiliz. İlişkiye müsaade etmeyecek kadar vajina kaslarında kasılma ile giden duruma ise vaginismus diyoruz.
Bu ve buna benzer cinsel içerikli aksaklıklar evlilikte eşleri dışa yöneltmekte yani sadakatsizliğe itmektedir.Sevgiyi ve ilgiyi dışarda arayan eşler bunu bazen zina bazende duygusal olarak aldatmaya çevirmektedir.İstatistiklere göre evli erkeklerin %35 i eşlerini aldatmaktadır.Bu oran kadınlarda biraz daha az olmakla birlikte azımsanacak bir rakamda değildir.Bu tür dışa açılımlar eşler arasındaki bağı azaltmakta ,birlikteliği zorunluluğa çevirmektedir.Sadece eşe değil çocuklara olan ilgide azalır.Özellikle duygusal aldatmalarda eşlerin yaptığı herşey göze batar,bir beğeni eksikliği ortaya çıkarır ki buda kavgayı kaçınılmaz kılar.
Evlilik sorunlarının başında ülkemizde özellikle ekonomik sorunlar gelmektedir.Ekonomik olarak zayıf olan evliliklerde sorun çıkma yada sorun yaratma olasılığı ekonomik yönden güçlü bir eviliğe göre daha fazladır.Maddi olarak sıkışan çiftler bir savunma mekanizması olarak saldırganlıklarını birbirlerine yöneltirler.Böylece eşler arasında gerginlik ve sürekli birbirlerine güvensizlik ve suçlamalar yaparlar.Buda evliliğin geleceğini tehlikeye düşürür.
Evlilik içinde çok çeşitli varyasyonlarda sorunlar çıkabilmektedir.Bunda en büyük sebep sevgi azlığı, kurum içi demokrasi ve saygı azlığı , eşlerin depresif düşünce modu , anlaşamamazlık , çocuk sorunları , ailelerin baskısı gibi çeşitlilikler gösterebilmektedir.Bunlarda özellikle tarafların aileleri birçok soruna neden olabilmektedir.Öyleki ülkemizde gelin-kaynana sürtüşmesi yıllardan beri bir sorun yumağı olmuş sonu ölümlere varan birçok anlaşmazlık çıkarabilmiştir.
Evlilik sorunlarında diğer önemli bir nedense eşlerden birinin özellikle erkeğin alkol ve kumar alışkanlığıdır.Bu durumda kadın mağdur durumlara düşmekte ve evliliğe sorunlar silsilesi oluşturmaktadır.Ancak kronik bir alkol yatkınlığı yoksa erkeğin alkole yönelmeside yine evlilik içi bir sorundur.
Aile içi şiddet, eşe ve çocuklara uygulanması açısından büyük önem taşımaktadır.Yine aile içi ensest ilişkiler , çocuk istismarları evlilik sorunlarının en kirli yüzüdür.
Genellikle evlenirken kurdukları hayaller ve hayat beklentilerini evlilikte gerçekleştiremeyen insanların evlilik yaşamları sürekli olarak sorunlu geçer ve sonu büyük olasılıkla boşanmayla biter.Evlenmeden önceki duygusal hazırlık süesinde birbirlerini iyice tanımadan evlenen çiftler anlaşamama gibi bir sorunla karşı karşıya kalırlar.Evlendikten sonra iki kişilik düşünmek zorunda kalan eşelere ağır gelen bu durum kişinin kaçınma-yaklaşma anksiyetesi yaşamasına neden olur.Özellikle özgürlüklerin kısıtlanması kişide içten içe bir öfke ve isyan oluşturur.Eğer eşe duyulan sevgi bu öfke ve isyandan aşağıda kalırsa evlilikte sorunlar baş göstermeye başlar.Bu durumdan kurtulmanın en iyi yolu eşler arası açıklık,doğruluk ve yalınlıktır.Sorunlarını açıkça ve objektif olarak paylaşan çiftler bu sorunları çok rahat aşarlar.Ancak evlilik içinde eğer demokratik bir ortam ve kişisel haklara saygı yoksa zaten bu paylaşımın oranı oldukça düşmektedir.Buda çözümlenemeyen sorunlar anlamına gelmektedir.
Tüm bu durumlar bazen kendiliğinden çözülebilir ancak bazen de çözümlenemeyen basit sorunlar ayrılmaya varacak nahoş durumlarla karşımıza çıkmaktadır. Eğer bir iletişim sorununu kendiniz çözemeyecekseniz sorunun çözümü için bir profesyonele başvurmaktan çekinmemelisiniz.
AİLE İÇİ CİNSEL İSTİSMAR
Aile içinde, çocuklara ve gençlere yönelik yapılan cinsel istismar toplum tarafından tabu olarak görülmekte ve gizlenmektedir. Açığa çıkarılmayan önemli şiddet türlerinden biridir. Ensest çoğunlukla çocuğa ve gence en yakın en güvenilecek pozisyonda olan baba, büyükbaba, erkek kardeş, ağabey, amca, teyze, hala gibi birinci dereceden yakın akrabalar tarafından yapılmaktadır. Aile dışında yaşanan cinsel istismar ile aile içinde yaşanan ensest arasmda ki en büyük fark birincide aile bireyleri çocuklarını korumak için maddi ve manevi tüm güçlerini birleştirip çocuklarının yanında olduklarını hissettirirken, diğerinde topluma karşı yetişkinin hakları korunarak çocuğun hakları feda edilmekte, sorunu yıllarca aile içinde çocuk ve genç yaşayabilmektedir.
ENSEST: Aileyi oluşturan bireyler tarafından çocuğa ve gence yönelik yapılan her türlü cinsel eylemdir. Aile içinde ensesti yaşayan sorununu açıkladığında, istismar edenin sorumlu olması gerektiği noktada genellikle istismara uğrayan ayıplanmakta, yalancılıkla suçlanmakta ve aşağılanmaktadır.
SA; 16 yaşındadır. Annesi vefat edince yaşamını iki ağabeyi ve babası ile sürdürmeye başlamıştır. Tüm sevgi ve ilgisini babasma yöneltmiştir, Baba ise çevresi tarafından sevilen çocukları ve evi ile ilgili iyi bir kişi olarak tanınmaktadır. Bir gece alkol alan baba kızı uyurken yatağına girmiş, kızının vücuduna dokunmaya başlamştır. Bu durum tekrarlanarak yaklaşık bir yıl sürmüştür. SA, babasının bu davranışını nasıl değerlendireceğini bilemediği gibi kendisini suçlamıştır. Konuyu yakm bir akrabasının kızına açarak yardım istemiş, o gece eve dönmemiştir. Durumu öğrenen ağabeyleri ve yakın akrabaları SA'ya inanmayıp yalancılıkla suçlamışlardır. Sorunu yaşayan SA aile desteğini yitirerek devlet himayesine alınarak psikiyatrik tedavi görmeye başlamıştır. Çocuk ve genç hangi yaşta olursa olsun aile bireylerinden birisiyle cinsellik yaşaması istismarı yaşayan kişinin psikolojik ve fiziksel sınırlarına yapılmış bir tecavüzdür. Onu korumak ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olan aile, görevlerini yerine getirmediği gibi sorunu ile yüz yüze bırakmıştır.
Bir başka örnek DG; 3,5 yaşında olup anne ve babası ile yaşamını sürdürmektedir. Anne alışverişe giderken kızını babası ile bırakmıştır. Bir gün kızının vajinasında kızarıklıklar görüp nedenini araştırdığında, çocuğun babası tarafından cinsel tacize maruz kaldığını öğrenmiş, korku ve panik içinde evi terk etmiştir. Bir süre sessiz kalarak olayı açığa çıkarmamıştır. Fakat baba, anneyi kızını kaçırmakla suçlayarak mahkemeden kızını görmek için izin almıştır. Anne bu kararı öğrenince çocuğun yaşadığı sorunu mahkemeye intikal ettirmiştir. Çocuğun cinsel tacize uğradığını ıspatlaması yaklaşık bir yıl sürmüştür. Bu sürede çevre tarafından suçlanmıştır. Yaptığı mücadele sonucunda baba suçlu bulunarak 6 yıl hüküm giymiş ,çocuğun velayeti de anneye verilmiştir. Aile içinde yaşananan ensestte sorunu ilk öğrenen genellikle anneler olmaktadır. Tepkileri ise; olayı inkar etme, çocuğu reddedip eşi ile yaşamını sürdürmekte ve çocuğunu koruyarak eşini reddetme şeklinde gelişmektedir.
Aile içinde enseste maruz kalan çocuk ve gençte ise aşağıdaki duygu ve davranışlar gözlenmektedir:
Kendini kirlenmiş, bozulmuş, aşağılanmış hissetme,
Kendinde kuşku duyma,
Korku, güvensizlik,
Ne olduğu ve neden kendisine olduğu konusunda karmaşık duygular,
Kızgınlık, düşmanlık ve suçlama duyguları,
istismar edenden, anne ve babasından olabileceklerden korkma,
Kaygı,
Bazı şeylerden hoşlanmış olması nedeniyle kendinden utanma.
Cinsel istismara uğrayan genç yaşadıklarını anlatmaktan kaçınmakta ve ne yapacağını bilemediği için psiko-sosyal ve fiziksel sorunlar yaşamaktadır. Pek çok konuda olduğu gibi topluma ve aile bireylerine sorumluluk düşmektedir. Eğer aile içi cinsel istismara tanık olduysanız;
Konuyu en yakın karakola veya Cumhuriyet Savcılıklarına,
Baro'nun Kadın ve Çocuk Hakları Komisyonu'na,
SHÇEK Genel Müdürlüğü'ne bağlı İl Sosyal Hizmetler Müdürlüklerine,
Kendi çocuğunuz veya bir yakınınızın çocuğu istismara uğradı ise üniversite ve hastanelerdeki Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Bölümleri'ne başvurabilirsiniz
AİLE YAŞAM DÖNGÜSÜ
İnsanlar bebekliklerinden yaşlılıklarına kadar birçok fiziki ve ruhsal aşamadan geçerler. Bu değişimler genelde hem aile içinde hem de aile bazında yaşanır. Kısaca, her ailenin yaşam süreci içinde içinden geçtiği çeşitli evreler vardır.
Her evrede kişiler yeni durumlarla karşılaşırlar ve bu durumlara uyum sağlayabilmek için yeni bilgi ev beceriler edinmeleri gerekir.
Sosyal bilim literatüründe bu yaşam deneyimleri aile yaşam döngüsü olarak kavramsallaştırılmıştır. Aile yaşam döngüsü aileyi zaman içinde değişen bir sistem olarak kurgular ve ailenin bu değişim süreci içinde geçirdiği evreleri betimler (Goldenber & Goldenberg 1990).
Bu nedenle aile yaşam döngüsü zaman içinde ailenin karşılaşabileceği sorunları ve bu sorunlara yönelik sosyal hizmet müdahalelerini açıklamak iyi bir harita sunmaktadır.
Aile yaşam döngüsünün evreleri Carter ve Mc Goldrick (1989) tarafından beşe ayrılmıştır.
Bağımsızlık evresi, eş seçimi ve evlilik, ebeveynlik: çocuğun bebekliğinden adölesanlığına (çocukluktan erişkinliğe geçiş süreci) kadar olan dönem, yetişkin çocuklara sahip aile evresi, Emeklilik ve yaşlılık evresi.
Bağımsızlık evresi
Bu evre aile yaşam döngüsündeki en kritik evredir. Bireyin genç yetişkinliğe geçişte kök ailesinden bağımsızlaştığı ve bağımsız genç yetişkinlik dönemlerdir. Bu dönemde birey duygusal, fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak yeterli bir yetişkin haline gelir.
Bu süreçte bireyin şahsi özellikleri ve karakteristikleri belirginleşir böylece bir kimlik geliştirir. Örneğin, çalışmaya başlamak, bir meslek kimliği edinmek, yeni bir sosyal çevre, mali bağımsızlığıyla kendi harcama alanlarını belirleme gibi.
Bu dönemde kişinin özel hayatında da ciddi flörtler gibi değişiklikler yaşanır, bunlar eş seçiminin de başlangıcıdır. Nitekim eş seçimi bu dönemde yapılır ve evlilik birliği kurulur.
Eş seçimi ve ailenin kurulması
Sağlıklı bir aile yaşamının ön koşulu şüphesiz doğru ve sağlıklı eş seçimidir (İl, 2005a:11). Aile toplumsal olarak benimsenen ve desteklenen bir yaşam organizasyonu olduğu için bireyler hayatlarının bir döneminde bu yaşam organizasyonun içinde yer alırlar.
Bireylerin aile kurmasında üç temel etmen vardır. Birincisi, ailenin toplumsal olarak desteklenen pozitif bir değer olması, ikincisi, ailenin bir toplumsal norm olması üçüncüsüyse bireylerin kendi ihtiyaçlarıdır.
Bireyler evlilik birliğini kurarken oluşabilecek stresler açısından aile danışmasına ihtiyaç duyabilirler, bu noktada aile danışma merkezlerine başvurarak sosyal hizmet uzmanlarından danışmalık alabilirler.
Evlik kurulmasından sonra genelde ilk iki yıl çocuksuz aileler olarak yaşanır. Bu süreçte eşler eş olma rollerine uyum sağlarlar, birbirleriyle daha sıkı ve yoğun bir ilişki içine girerek birbirlerini daha yakından tanırlar.
Bu süreçte önemli olan karşılıklı olarak doyurucu bir eş sistemi geliştirebilmektir. Yine evliliği ilk yıllarında çiftler çocuk yapıp yapmama konusunda bir karar verirler. Çocuk sahibi olmaya karar verdiklerinde ise hamilelik ve "ana-babalık sözleşmesine uyum" (İl 2005,b: 18) süreci yaşarlar.
Bu dönemde çiftlerin çocuk yapmada sorunları ortaya çıkabilir. İstediği hale çocuk sahibi olamayan çiftler yine bir aile anılma merkezine gidebilirler.
Aile danışma merkezinde sosyal hizmet uzmanı danışmanlık ve eğiticilik mesleki rolleri gereği çiftleri aile yaşamı konusunda bilgilendirip, yönlendiricilik ve vaka yöneticiliği rolüyle çiftleri uygun sağlık kuruluşlarına yönlendirir.
İstedikleri halde hiç çocuk sahibi olamayacak çiftler yine sosyal hizmet uzmanını yönlendirmesiyle koruyucu aile ve evlat edinme için İl Müdürlüklerine yönlendirilip, gerekli konularda bilgi sahibi edilebilirler.
Ebeveynlik: Çocuğun bebekliğinden adölesanlığına kadar olan dönem
Çocuk sahibi olduktan sonra çiftlerin ebeveynlik dönemleri başlar. Bu dönem Duvall'in Aile Yaşam Döngüsü Modelinde (İl, 2005b) dört evreye ayrılmıştır:
Bebekli aileler, okul öncesi dönemde çocuğa sahip aileler, okula giden çocukları olan aileler, ergenlik çağında çocukları olan aileler Bebekli çiftler, öncelikler aileye gelen bu yeni ve bakıma muhtaç bireye ve analık ve babalık sorumluluklarına uyum sağlamak durumundadırlar.
Bebeğin gelişimi ve onun uyumlu ve güvenli bir ortamda büyümesini, beslenmesi sağlamak için uzmanlardan yardım almak hem doğum öncesinde hem de doğum sonrasındaki süreçte çok önemlidir.
Özellikle hamilelik dönemi ve doğumdan sonraki ilk günlerde hastanelerdeki sosyal hizmet uzmanları aileye dönük ana çocuk sağlığı ve doğum sonrası annelerde yaşanan depresyon durumlarında bilgilendirici, yönlendirici, vaka yöneticisi, sevk edici ve ailenin ilişkide olduğu kurumlar arsında koordinasyon sağlayıcı olarak çalışabilir ve terapi hizmetleri sunabilirler.
30 ay ve 6 yaş arası çocukları olan aileler okul öncesi dönemde çocuğa sahip aileler, kategorisindedir. Bu dönemde ailede kardeşler sistemi gelişir, ailenin alt sistemleri çeşitlenir.
Eş sistemi, ebeveyn sistemi, ebeveyn çocuk sistemleri ve kardeşler sistemi oluşur. Anne ve babalar çocukların okul öncesi evrelerini başarıyla tamamlamalarını sağlamaya çalışırlar.
Hem anne hem babanın çalıştığı çekirdek ailelerde bu dönemde ek hizmetler almak hayatı kolaylaştırır.
Örneğin, kreşlerde çocukların gerek günlük bakımı gerekse uygun akranlarla ilişki kurarak arkadaşlık ilişkilerine adım atmaları sağlanabilir. Kreş ve gündüz bakım evleri bu ihtiyacı karşılamak için var olan kurumlardır.
Bu kurumlarda sosyal hizmet uzmanları yöneticilik mesleki rolleri gereği kurumların düzgün işlemesini sağlarlar ve çocuklarla ilgilenirler.
Yine sosyal hizmet uzmanları aile sistemlerinde ortaya çıkabilecek çeşitli işlev bozukluklarının giderilmesinde aile danışma merkezlerinde aile danışmanlığı ve terapisi sağlayabilirler.
Okula giden çocukları olan aileler, bu süreçte daha önce belirtilen aile sistemi içindeki rollere ilaveten çocukların okula uyumları, okulda sosyalleşmeleri ve okuldaki başarılarının desteklenmesi gibi görevleri de üstlenirler.
Bu dönemde yukarda bahsedilen ailelere yönelik sosyal hizmetlere ek sosyal hizmet uzmanları aileyi okul dönemindeki çocuklarıyla nasıl ilgilenmeleri gerektiği konusunda bilgilendirebilir.
Ayrıca gene bu dönemde okul sosyal hizmeti de devreye girer, çocukların okuldaki durumlarıyla ilgilenir ve başarılarının pekişmesi için hizmetler sunar.
Ergenlik çağı çocukları açısından kritik bir çağdır. Bu çağda çocuklar hassa bir dönem geçirirler ve çeşitli savrulmalar yaşayabilirler, bu noktada en önemli unsur "özgürlük ve sorumluluk arasında denge sağlanmasıdır" (İl, 2005b).
Ergenlik çağının sorunsuz geçirilebilmesi için sosyal hizmet desteği almakta fayda vardır.
Bu dönemde akranlarla ilişkiler çok önemli ve çocuk açısından belirleyicidir. Ergen çocuğun duygusal ihtiyaçları esk |
|
| | |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/4/2007 - GÖZDE AYDINLAR |
Attila İlhan (1925 - 2005 )
Attila İlhan 15 Haziran 1925’te Menemen’de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı kentlerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza Nazım Hikmet şiiri göndermesi nedeniyle 1941’de tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı.
CHP ŞİİR ARMAĞANI’NDA İKİNCİLİK ÖDÜLÜNÜ KAZANDI Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı’nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü kazandı. 1946’ta mezun oldu.
İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948’de ilk şiir kitabı Duvar’ı yayınladı.
1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Paris’e gitti. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye’ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Bir kaç kez gözaltına alındı.
1950’Lİ YILLARDA ADINI DUYURDU 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca tekrar Paris’e gitti. Fransa’daki bu dönem Attilâ İlhan’ın Fransızca’yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950’li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini Türkiye çapında duyurmaya başladı.
Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953’te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar. 1957’de askerliğini yaptıktan sonra sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Ali Kaptanoğlu adıyla onbeşe yakın senaryo yazdı.
’YASAK SEVİŞMEK’ VE ‘AYNANIN İÇİNDEKİLER’ 1960’ta Paris’e geri döndü. Babasının ölmesiyle birlikte İzmir’e döndü. Sekiz yıl İzmir’de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968’te evlendi, 15 yıl evli kaldı.
1973’te Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenerek Ankara’ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak’ı Ankara’da yazdı. 81’e kadar Ankara’da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti.
‘SEKİZ SÜTUNA MANŞET’, ‘KARTALLAR YÜKSEK UÇAR’ VE ‘YARIN ARTIK BUGÜNDÜR’ İstanbul’da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi’nde sürdürmekteydi. 1970’lerde Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür senaryosunu yazdığı dizilerdi.
Türk edebiyatının usta kalemi Attila İlhan, 80 yaşında hayatını kaybetti. ()
Nazım Hikmet Ran (1902-1963)
Selanik'de doğmuştur (1902). İlköğrenimini İstanbul'da Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914), Nişantaşı Numune Mektebi'nde tamamlamış, orta öğrenimi ise, daha 12 yaşında iken yazdığı "Bir Bahriyelinin Ağzından" adlı bir şiirini dinleyip çok beğenen Bahriye Nazırı Cemal Paşa'nın öğüdü üzerine geçtiği Heybeliada Bahriye Mektebi'nda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye'yi bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü'ne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcemp olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920).
Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbul'un işgaline çok üzülen Nâzım Hikmet Millî Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçmiş, Bolu Lisesi'nde kısa bir süre öğretmenlik yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir süre sonra Batum'dan Moskova'ya gitmiş ve Doğu Üniversitesi'nde ekonomi ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda dönüşünden sonra Aydınlık dergisine katılmış, burada çıkan şiirlerinden ötürü hakkında "gıyaben" mahkumiyet kararı verildiğine öğrenince yeniden Rusya'ya geçmiş, af çıkması üzerine Türkiye'ye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde tutuklu kalmıştır (1928).
Nâzım Hikmet daha sonra İstanbul'a yerleşmiş, çeşitli gazete ve dergilerle film stüdyolarında çalışmış, ilk şiir kitaplarını çıkarmış ve oyunlarını yazmıştır (1928-1932). Bir ara yine tutuklanmış, Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af yasası ile özgürlüğüne kavuşmuştur. Akşam Son Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933).
Kara Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı iddiasıyla yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'nce 15 yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası Türk Ceza Kanunu'nun 68 ve 77 maddeleri uyarınca 28 yıl dört aya indirilmiştir (1938). Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına alınması için aydınlar tarafından açılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu arada Nâzım Hikmet'de hapishanede açlık grevine başlamıştır. Sonunda Nâzım Hikmet'in geri kalan cezası affedilmiş ve şair 13 yıl hapislikten sonra özgürlüğüne kavuşmuştur.
Serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan şair için bu kez askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve hasta olan Nâzım Hikmet çok zor durumda kalmıştır. Öldürülmekten korkan şair, kendisine hayran olan Refik Erduran (sonranın ünlü oyun yazarı ve gazetecisi)'ın önerisini kabul etmiş, onun yardımıyla bir motorla Karadeniz'de seyreden Romanya bandıralı bir gemiye binerek Türkiye'den ayrılmıştır.
Nâzım Hikmet, Moskova'da ölmüştür. (3 Haziran 1963
Ahmet Altan ( 1950)
1950 yılında doğdu. Orta ve lise öğrenimini çeşitli okullarda dolaşarak tamamladıktan sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesine devam etti, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Yirmi dört yaşında gazeteciliğe başladı. Gece muhabirliğinden, genel yayın müdürlüğüne kadar gazeteciliğin hemen hemen bütün kademelerinde çalıştı. 1987 yılında köşe yazarı oldu. 1990'da genel yayın müdürüyken gazeteciliğe ara verdi. Çeşitli televizyon programları hazırladı.Birçok yazısından dolayı yargılandı ve 1995 yılında bir buçuk yıla mahkûm edildi.
ESERLERİ: * Dört Mevsim Sonbahar (roman) 1982 yılında yayınlandı. * Sudaki İz (roman) 1985 yılında yayınlandı, toplatıldı ve müstehcenlikten yargılanarak mahkeme kararıyla toplatıldı. * Yalnızlığın Özel Tarihi (roman) 1991'de basıldı. * Tehlikeli Masallar (roman) 1996 Ekim'inde yayımlandı ve rekor sayılacak baskı sayısına ulaştı. * Karanlıkta Sabah Kuşları (deneme) Kasım 1997'de yayınlandı
Aziz Nesin ( 1915)- (06.07.1995)
1915 yılında İstanbul’da doğdu.Kuleli Askeri Lisesi’ni, Harp Okulu’nu (1937) bitirdi, subaylıktan gazete fıkra yazarlığına geçti (1944), birçok gazetede yazdı. Sabahattin Ali ile birlikte, biri kapatılınca öteki, Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Alibaba (1646/47) ve tek başına Zübük (1962) adlı mizah dergilerini çıkardı; yazılarından ötürü hapse girdi, sürüldü. Bir ara Düşün Yayınevi’ni (1956) kurdu, dağıttı. Hayatını bağımsız yazar olarak sürdürdü. 6 Temmuz 1995 tarihinde öldü.
Sanata şiirler, gerçekçi hikayeler (Millet Dergisi, 1944) ile başlamıştı, dünyaca tanınan güçlü bir mizah yazarı oldu. Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı (1973) adında bir de antoloji düzenlemiş olan yazar, Türkiye’de ve başka ülkelerde yayımlanacak, oynanacak kitap ve oyunlarının telif hakları ve dileyenlerin yardım ve bağışlarıyla yürütülmek üzere, 1972’de bir NESİN VAKFI kurdu; bu vakfın amacı “Vakfın yurduna her yıl alınacak dört kimsesiz ve yoksul çocuğu, ilkokuldan başlatarak yüksek okulu, meslek okulunu bitirinceye ya da bir meslek edininceye dek, her türlü gereksinimlerini sağlayarak barındırmak, yetiştirmektir.” Vakıf her yıl bir edebiyat yıllığı çıkarıyor. İlk Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976’da çıktı.
Kazandığı ödüller, armağanlar; A) Türkiye’de; Üç Karagöz Oyunu (bas. 1968) ile Milliyet gazetesinin 6. Karacan Armağanı birinciliğini (1968), Çiçu ile Türk Dil Kurumu 1970 Tiyatro Ödülü’nü, Pırlatan Bal oyunuyla Arkın Çocuk Edebiyatı Ödülleri ikinciliğini (1974) kazandı. B) Yurt dışında aldığı uluslar arası ödüllerse altı tanedir: Üst üste iki yıl Altın Palmiye (İtalya 1956, 1957), Altın Kirpi (Bulgaristan, 1966), Krokodil (Sovyetler Birliği, 1069) ve Lotüs (Asya-Afrika Yazarlar Birliği tarafından Filipinler’in Manila kentinde, 1975) ödülleri. Son olarak Gabrova kentinde (Bulgaristan) kik yılda bir düzenlenen Gülmece ve Yergi Şenliği’nde, Uluslar arası Gülmece Kitapları Yarışması’nda Büyük Ödül’ü ( Hitar Petar Ödülü, 1977) kazandı
|
|
| |
Can Dündar (1961 - .... )
16 Haziran 1961 yılında Ankara’da doğdu. 1982 yılında A.Ü. S.B.F. Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1979’den itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempo’da çalıştı. 1986’da İngiltere’de “London School of Journalism”i bitirdi. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde Siyaset Bilimi dalında yüksek lisansını 1988’de, aynı bölümünde doktorasını 1996 ‘da tamamladı.
Televizyona 1988’de TRT’de başladı. 1989’da “32.Gün”de çalışmaya başladı. Mehmet Ali Birand ve Bülent Çaplı ile birlikte 1991’de “Demirkırat”ı, 1994’de “12 Mart”ı yaptı.
1992’de “Cumhuriyet’in Kraliçeleri”ni, 1993’de “Sarı Zeybek”i hazırladı.
1993-94 yıllarında Birand’la birlikte “Çapraz Ateş”i yaptılar.
1994-95 yıllarında “Gölgedekiler” belgesel dizisini hazırladı.
1996-97’de hazırladığı 10 bölümlük “Aynalar” belgeseli Show Tv’de yayınlandı. Yine Show Tv’de 2 yıl süre ile “40 Dakika” haber programını hazırlayıp sundu.
1998’de “Yükselen Bir Deniz”i hazırladı.
1999’da “İsmet Paşa” belgeselini Bülent Çaplı ile birlikte hazırladı.
"Zaten Tiyatro Dediğin Nedir Ki?" isimli Devlet Tiyatroları belgeselini 1999’da hazırladı. Köy Enstitüleri için hazırladığı belgesel 2000 yılında ATV'de yayınlandı. 2000 yılında NTV'ye 10 bölümlük “4.Nesil” ve “İş Bankası” belgesellerini , 2001’de CNN Türk’e “Halef” belgeselini hazırladı.
2002 Ocak ayında hazırladığı Nazım Hikmet belgeseli CNN Türk kanalında yayınlandı.
2002’de 3 bölümlük Fenerbahçe’nin tarihinin anlatıldığı “Bahçedeki Fener” belgeselini hazırladı.
2003 yılında “Bir Yaşam İksiri”belgeselini ve “O Gün” belgesel dizisini , 2004’te “Yüzyılın Aşkları” ve “Karaoğlan”ı hazırladı.
2005 yılında "Yetiştik Çünkü Biz!.." Mülkiye Belgeseli'ni hazırladı.
2006 Şubat'ında Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkını anlatan "Tatarım" belgeselini yaptı.
Köşe yazarlığı 1994'te Aktüel'de başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde 5 yıl çalıştı. 1999 Ocak'ından 2000 Aralık sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.
2001 Ocak ayından beri Milliyet Gazatesinde köşe yazılarına devam etmekte.
1994-2005 yılları arasında Aktüel dergisinde köşe yazıları yazdı.
Basılı Kitapları; “Demirkırat” , “12 Mart”, “Sarı Zeybek”, “Gölgedekiler”, “Hayata ve Siyasete Dair”, “Yağmurdan Sonra”, “Ergenekon” , “Yarim Haziran”, “Benim Gençliğim”, “Köy Enstitüleri”, “Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor”, “Nereye?”, “Uzaklar”, “Yükselen Bir Deniz”, “Savaşta Ne Yaptın Baba?”, “Büyülü Fener”, “Bir Yaşam İksiri”, “Atatürk Aramızda”, “Sedat Alp”, "Kırmızı Bisiklet", “Yıldızlar”, “Duvar”, “Nazım”, “İlk Durak-İETT”, "Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç", "Yüzyılın Aşkları" .
Can Dündar evli ve bir çocuk babası. |
Doğan Cüceloğlu
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde Bilişsel Psikoloji (algılama, düşünme, iletişim) alanında doktorasını yapmıştır. Daha sonra Türkiye’de Hacettepe ve Boğaziçi üniversitelerinde görev yapan Cüceloğlu, Fulbright bursuyla bir yıl süreyle Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde ziyaretçi öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunmuştur. 1980-1996 yılları arasında ABD Kaliforniya Eyalet Üniversitesi, Fullerton’da görev yapan Cüceloğlu’nun kırkı aşkın Türkçe ve ıngilizce bilimsel makalesi yayınlanmıştır. 1996 yılından bu yana Türkiye’de üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, anababalara ve işadamlarına yönelik seminerlere, konferanslara ve atölye çalışmalarına ağırlık vermiştir. 1990’dan bu yana kitaplarını Türkçe olarak yayınlamaya özen gösteren Cüceloğlu, Türk insanının düşünce, duygu ve davranışlarını bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen kitaplar yazmaktadır.
ESERLERİ
İçimizdeki Biz İçimizdeki Çocuk İnsan ve Davranışı İyi Düşün Doğru Karar Ver 'Keşke'siz Bir Yaşam ıçin ıletişim Savaşçı Yeniden ınsan ınsana Yetişkin Çocuklar
Orhan Pamuk ( 1952)
Nobel Edebiyat Ödülü verilen ilk Türk yazarı olan Orhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu.
'Cevdet Bey ve Oğulları' ve 'Kara Kitap' romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, Nişantaşı'nda büyüdü.
Otobiyografik kitabı 'İstanbul'da anlattığı gibi, çocukluğundan 22 yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı.
Liseyi İstanbul'da Robert College'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip okulu bıraktı.
İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okuyan ama bu işi de hiç yapmayan Pamuk, 23 yaşından sonra romancı olmaya karar verdi.
Hasan Cemal
ESERLERİ
Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım Hasan Cemal Doğan Kitapçılık
"Yirmici Yüzyıl'ın bütün iniş çıkışları ben de kendi tarihimde yaşadım. Bu uzun yüzyılın bir yanı nasıl ki insanlık için büyük acılarla dopdolu geçtiyse, ben de bir yerde o acılardan payımı aldım. Yirmici Yüzyıl nasıl ki, demokrasiyle totalitarizm arasında, yani özgürlükle faşizm, nazizm, komünizm arasında büyük mücadelerle geçtiyse, ben de bu mücadeleleri yaşadım. Hem kendi benliğimde, iç dünyamda, hem de bu güzel topraklarda... Yirminci Yüzyıl'da nasıl ki dünya kocaman bir duvar tarafından acımasızca ikiye bölündüyse, bizler de bölündük düşman kamplara. Aramızda yüksek duvarlar, kafalarımızda setler oluştu. Sonra o duvar yıkıldı, 1989'da. Demokrasi kazandı! Ama ben o duvarı, o setleri kendi kafamın içinde 1970'lerde yıkmaya başlamıştım. İşte bu kitap bunların öyküsü...Kendi siyasal tarihimi, kendi siyasal kişiliğimin oluşumunu artılarıyla eksileriyle yazdım."
2.Demokrasi Korkusu 12 Eylül Günlüğü Hasan Cemal Doğan Kitapçılık
Ülkemizde iç barışın, istikrarın ve güzel bir geleceğin yolu, demokrasinin yaygınlaşıp derinleşmesinden geçiyor. Demokrasiden korkmak yerine onu geliştirip çevresinde kenetlenmek başlıca amacımız olmalı. Türkiye'de demokratik süreç, kimi zaman kesintiye uğramasına, zikzaklar çizmesine karşın bütün acı ve sıkıntılarıyla işleyişini sürdürüyor, sürdürecek; bundan kimsenin kuşkusu olmasın; çünkü, özellikle son kırk yılda ülkemizde demokrasi alanında küçümseneyecek bir bilgi ve tecrübe birikimi oluşmuştur. Bu birikim, karamsarlığı iyimserliğe dönüştürecek tohumarı içermektedir. Demokrasinin bir gece ansızın gökten zembille inmeyeceği ve bir mücadeleyi gerektirdiği açıktır. Ama demokrasi için mücadele ederken, hele Türkiye gibi yönetilmesi gerçekten güç bir ülkede, hoşgörü, diyalog ve uzlaşma gibi kavramları hiçbir zaman unutmayalım. Önceliklerle sonralıkları, özlemlerle gerçekleri birbirleriyle karıştırmayalım. Çoğulcu demokrasinin, karşılıklı görüşlere tahammülden, birbirini anlamaya çalışmaktan geçtiğini ve gönüllü uzlaşmalara dayandığını göz önünde tutalım. 12 Eylül'ler artık olmasın, ama... İşte bu "ama" üstünde siviliyle askeriyle ciddi bir biçimde taşınmak durumundayız; eğer bir şafak vakti yine tank sesleriyle uyanmak istemiyorsak...
Murat Belge ( 1943)
1943 yılında Ankara’da doğdu.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1966), aynı bölümde asistanlık ve doktora yaptı, doçent oldu. 1981 yılında üniversiteden ayrıldı. İletişim Yayınları’nı kurdu. Şimdi Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesi.Yeni Dergi, Papirüs, Halkın Dostları dergilerinde çıkan eleştirileri, yorum yazıları yanı sıra Faulkner, James Joyce, Patrick White, Dickens gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle tanındı. Aylık sosyalist kültür dergisi Birikim’i (ilk sayı: Mart 1975-1980) ve Yeni Gündem dergisini (16.3.1986-9.1.1988, 96 sayı) yönetti
Cezmi Ersöz ( 1959)
1959 yılında İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra eğitimine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümünde devam etti. Edebiyat yaşamının başlangıcını edebiyat dergilerinde yayımladığı şiir ve eleştiriler oluşturdu. Daha sonda Cumhuriyet, Güneş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi günlük gazetelerde yazıları ve röportajları yayımlandı. Ardından haftalık Deli dergisinde yazdı, halen Leman dergisinde yazıyor.
ESERLERİ Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni, Annelik Oyunu Bitti, Haritanın Yırtılan Yeri, Hayat Bir Emrin Var mı ?, Hayallerini Yak Evini Isıt, Kafka Market, Kırk Yılda bir Gibisin,Saçlarını Kardeş Kokusu,Son Yüzler,Şehirden bir çocuk Sevdin Yine,İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme,Yok karşılığı Yüzünün, Bana Türkçe bir Ekmek Ver.
Uğur Mumcu ( 1942)- (24.01.1993)
1942 yılında Kırşehir'de doğdu.Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi (1966), aynı fakülteye asistan olarak girdi(1968).Bilahare 1974 yılında asistanlıktan ayrılarak yazarlığa başladı.Cumhuriyet gazetesinde günlük yazılar yazdı.24 ocak 1993 tarihinde bir suikastle öldürüldü.
ESERLERİ:Sakıncalı Piyade(tiyatro), yanında inceleme eserleri yazdı: suçlular ve Güçlüler, Mobilya Dosyası, Bir Pulsuz Dilekçe, Büyüklerimiz, Çıkmaz Sokak, Tüfek İcad Oldu, Silah Kaçakçılığı ve Terör, Liberal Çiftlik, 12 Eylül Adaleti, Terörsüz Özgürlük, Rabıta, Söz Meclisten İçeri, Papa-Mafya-Ağca, Devrimci ve Demokrat, Sosyalizm ve Bağımsızlık, İnkılap Mektupları, Kürt Dosyası.
Mümtaz Soysal ( 1929)
1929 yılında Zonguldak'ta doğdu. Galatasaray Lisesi'ni, ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni (1953) bitirdi.Bu okulda Anayasa Hukuku Profesörü olarak uzun yıllar ders verdi.
1961'de Kurucu meclis Anayasa Komisyonu üyeliği yaptı. 1963'de SBF'de doçent, 1969'da profesör olan Soysal, 1971 yılında aynı fakültenin dekanlığına seçildi. 18 Mart 1971'de de dekanken Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca gözaltına alınıp tutuklandı. 1968'den beri okuttuğu Anayasa'ya Giriş ders kitabında komünizm propagandası yapmakla suçlandı, 6 yıl 8 ay ağır hapis, 2 ay 20 gün Kuşadası'nda emniyet gözetimi altında bulundurulmaya ve kamu haklarından ebediyen mahrumiyete mahkum edildi. Toplam 14. 5 ay Mamak Cezaevi'nde kaldı.
Forum, Akis, Yön, Ortam gibi dergilerde Yeni İstanbul, Cumhuriyet, Ulus, Barış, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde yazarlık yaptı. 1962 yılında arkadaşlarıyla birlikte Sosyalist Kültür Derneği'ni kurdu. 1969-71'de Akdeniz Sosyal Bilim Araştırma Konseyi Başkanlığı, Uluslarararsı Af Örgütü ikinci başkanlığı görevlerini yürüttü. 1991 seçimlerinde SHP listesinden Ankara'dan kontenjan adayı oldu ve Meclis'e girdi. TBMM'de Çekiç Güç, Olağanüstü Hal, demokratikleşme, Kıbrıs, özelleştirme gibi konularda hükümet politikalarını eleştiren Soysal, özellikle özelleştirme konusundaki yetki yasaları için Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvurularla koalisyon ortağı DYP'lilerin tepkisini çekti. Bu başvuruları sırasında Anayasa Mahkemesi tarihinde ilk kez yürütmeyi durdurma kararı verdi. Anayasa Profesörü Soysal, SHP'nin hükümet ortaklığı içindeki pasif tutumuna sürekli tepki gösterdi, "vuruşarak çekilme" yaklaşımıyla Türk siyasi literatürürne geçti. Karayalçın döneminde Dışişleri Bakanlığı'na getirildi. Soysal, bakanken bile Başbakan Çiller'e karşı politik tavrını sürdürdü.Çiller ve Karayalçın'la ihtilafları derinleşince, bakanlıktan istifa etti.
Anayasa değişikliği çalışmalarında özellikle DYP'li Çoşkun Kırca'yla tartışmalarıyla yine gündemde kaldı.Seçim yasasının Anayasa Mahkemesi'ne götürülmesinde baş rolü oynadı. Solun yeni kimliğini bulması için mücadele verirken CHP'ten koptu, DSP saflarına geçti. DSP’den Zonguldak milletvekili seçildi.Ecevit’lerle anlaşmazlığa düşerek DSP’den ayrıldı.Soysal, evli ve 2 çocuk babası.
Mehmet Barlas ( 1942)
1942 yılında Ankara'da doğdu. Barlas, Hukuk Fakültesi mezunu. Ismail Cem'in TRT Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde iç ve dış haberler danışmanlığı yapan Barlas'ın Türkiye Üzerine Pazarlıklar adlı kitabı bulunuyor. Barlas, 1968 yılında Gazeteciler Cemiyeti'nin düzenlediği yarışmada, inceleme dalında birincilik ödülü aldı. Türkiye'de yayınlanan büyük gazetelerin hepsinde çalışan; Cumhuriyet, Günaydın, Milliyet, Güneş, Tercüman ,Hürriyet, Sabah, ve Zaman gazetelerinde yöneticilik ve yazarlık yaptı bilahare TGRT’de günlük haber yorumculuğu yaptı.Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı.
Necip Hablemitoğlu ( 1954)
Necip Hablemitoğlu kimdir? 1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında “Dilde Fikirde İşde Brlik “ adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı. Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitlikler konusunda alan çalışmaları yürüttü. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, Ankara Üniversitesi’nde Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi veriyordu. Evli ve iki kız çocuk babasıdır.
Bahriye Üçok - (06.10.1990)
Postayla Gelen Ölüm: Bahriye Üçok
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990'da Ankara'daki evine gönderilen bir kitabın içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.
İslam dininin yanlış yorumlandığını söyleyerek karşı çıkan Üçok, oruç tutmanın zorunlu olmadığını, İslam'da başörtüsü kavramının bulunmadığını konuşmalarında vurguluyordu.
Olaydan bir gün sonra polisin yaptığı araştırma sonucu, bombalı kitabın İstanbul'da Ekspres Kargo Perşembe Pazarı Şubesi'nden postalandığı ortaya çıktı. Şirketin teslim alma bölümünde görevli olan ve paketi teslim edenleri gören görevli Gülay Calap, ifadesinde zanlıların eşkallerini tarif etti ve kayıplara karıştı.
Calap, daha sonra İzmir'de yasadışı Türkiye Devrimci Halk Partisi'nin bölge sorumlusu olarak yakalandı. Ancak Üçok cinayetiyle ilgili umut olarak görülen Calap, yakalandıktan sonra verdiği ifadede bombalı paketi getirenleri tanımadığını söyledi.
Soruşturmanın ilk adımlarında, NATO menşeli olarak açıklanan patlayıcının cinsi sonradan yapılan açıklamalarda Ortadoğu kökenli örgütlerin kullandığı Çekoslovak malı C - 4 olarak değiştirildi.
Dokuz yıl boyunca diğer faili meçhul cinayetlerle birlikte aydınlatılamayan Bahriye Üçok cinayeti dosyası, 1999 Eylül ayında tekrar açıldı. Dönemin Ankara Emniyet Müdür Vekili Kemal İskender'in koordinatörlüğünde faili meçhul kalan olayların aydınlatılmasıyla ilgili "Faili Meçhul Olayları Analiz Birimi" adı verilen özel bir birim kuruldu.
Mayıs 2000'de Mumcu cinayetiyle ilgili başlatılan Umut operasyonu kapsamında ortaya çıkan ipuçları, Bahriye Üçok cinayetinin çözümüyle ilgili umut ışığı oldu.
Kışlalı cinayetinin çözümünde de ipucu olan zanlıların ifadeleri üzerinde yoğunlaşan polis, Üçok cinayetini çözmek için araştırma yapmaya başladı.
Soruşturmayı yürüten Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş, Üçok cinayetinin de diğer faili meçhullere ilişkin olarak da zanlıların sorgulandığını söyledi.
İlk ipucu Umut operasyonu sürerken Hizbullah örgütü üyelerini sorgulayan polis, Muammer Aksoy ve Üçok cinayetiyle ilgili önemli ipuçlarına ulaştı. Örgüt üyelerinin sorguları sonucunda İslami Hareket ve Mumcu eylem grubunun dışında "Kayserililer Grubu" adıyla yeni bir eylem grubunun varlığı ortaya çıktı.
Mumcu suikastıyla ilgili tutuklanan Mehmet Şahin, ifadesinde bombalı paketin patlamasıyla yaşamını yitiren Üçok'a gönderilen bombalı kitabı Ankara'da gördüğünü söyledi.
16 Mayıs 2000'de Ankara Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin, gözaltında tutulan Hasan Kılıç, Necdet Yüksel, Ferhan Özmen adlı kişileri sorgulaması sonucu Üçok'a yapılan saldırı da aydınlatıldı.
Bir üst düzey yetkili, Üçok cinayetinin faillerinin belirlendiğini doğruladı. Konunun yine İran bağlantılı olduğunu belirten yetkili, yakalanan kişilerin olup olmadığı konusunda, "Biraz daha sabredin. Her şey ortaya çıkacak, bizi takip etmeye devam edin" diye konuştu.
Failler gözaltında 17 Mayıs'ta Umut operasyonu kapsamında Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde gözaltında tutulan "Kudüs Komandoları" üyesi Necdet Yüksel ve Ferhan Özmen'in sorgulanmaları sonucu, Üçok'a yapılan bombalı saldırının failleri ortaya çıkarıldı.
Olayla ilgisi olduğu bildirilen biri Ankara dışında olmak üzere, üç kişi 16 Mayıs gecesi yakalandı. Bilal Yurt, Celal Aytufan ve Mehmet Gürova adlı zanlıların yakalanmasının ardından, polis 17 Mayıs sabaha karşı da Mustafa Koca'yı ele geçirdi.
Emniyet yetkilileri, gözaltına alınan bu kişilerin sorgulanması sonucu olayla ilgili yeni isimlerin belirlendiğini, bu kişilerin yakalanması için geniş çaplı operasyonların sürdüğünü bildirdi.
18 Mayıs'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, Üçok cinayetiyle ilgili aralarında Mehmet Kasap'ın da bulunduğu beş kişinin gözaltında olduğu bildirdi. Bir operasyonda yakalanan Mehmet Kasap'ın Üçok cinayetiyle ilgili olmadığını, ancak gözaltına bulunan diğer zanlılarla ilişkisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındığını kaydetti.
Parmak izi örtüştü 19 Mayıs'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde gözaltında bulunan "Tekin" kod adlı Ferhan Özmen'in parmak izi Üçok'un öldürülmesi olayında kullanılan pakette tespit edilen parmak iziyle örtüştü. Bu bulgu üzerine tekrar sorguya alınan Özmen, cinayeti ayrıntılarıyla anlatırken, cinayetle bağlantısı olan ve bu olayda kendisini yönlendirenle yardımcı olanların isimlerini verdi.
Emniyet yetkilileri, Üçok cinayetiyle ilgili tüm detayların ortaya çıkarıldığını, ancak olayla ilgili bazı kişilerin firarda olduğunu, bu kişilerin yakalanması için çalışıldığını kaydetti.
Muammer Aksoy - (31.01.1990)
(d. Î917, îbradı, Antalya - ö. 31 Ocak 1990, Ankara), hukukçu ve siyaset adamı. 1961 Anayasası'nı hazırlayan komisyonun sözcülüğünü yapmıştır. Milletvekili Numan Aksoy'un oğludur. 1939'da Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.
GÜNDEM
Bilim adamına infaz: 1 Şubat 1991 Prof. Dr. Muammer Aksoy
Türk Hukuk Kurumu Başkanı, yazar Prof. Dr. Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 akşamı, Ankara'da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Polis yetkililerinin, "çok profesyonelce" olarak nitelendirdikleri saldırının failleri belirlenemedi ve kanıt olarak geriye sadece boş mermi kovanları kaldı. Yapılan araştırma sonucu eylemde kullanılan silahın türü belirlendi ve daha önce herhangi bir eylemde kullanılmadığı tespit edildi. Suikasttan sonra gazeteleri arayan bir kişi eylemi İslami Hareket adına üstlendi.
Aksoy cinayeti, diğer faili meçhullerle birlikte 1999 Eylül ayında sil baştan ele alındı. Dönemin Ankara Emniyet Müdür Vekili Kemal İskender'in koordinatörlüğünde faili meçhul kalan olayların aydınlatılmasıyla ilgili "Faili Meçhul Olayları Analiz Birim" adı verilen özel bir birim kuruldu.
| | | |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/4/2007 - FELSEFE İLE İLGİLİ TEMEL BİLGİLER |
Felsefeye Giriş
Felsefe Sözcüğünün Anlamı
Felsefe sözcüğü ilk kez Antik Ege'de Samos'lu matematikçi düşünür, Pythagoras(Pisagor İ.Ö. 6.yy) tarafından kullanılmıştır. Pythagoras dost ve bilgi anlamlarındaki filos ve sofia sözcüklerini yan yana getirerek kendisini ifade etmiştir. Çünkü ona göre eksiksiz bilgelik (sofia-sophia) ancak tanrılara yakışır. İnsan ise sofia'nın yalnızca dostu olabilir. Yani felsefe bilginin dostu anlamı taşımaktadır.
İ.Ö. 4. yüzyılda Atina'lı düşünür Platon bilgiyi doxa ve sofia olarak ikiye ayırdıktan sonra; bu bilgilerin ardına düşen farklı iki anlayışta insan tanımı yapar. Bu dünyanın aldatıcı bilgileri peşinde koşan filodox ve gerçek bilgiyi arayan filozof...
Platon'un bu tanımı yaygın kabul görür. Ortaçağa, öğrencisi Aristoteles ile birlikte damgasını vuran Platon'un görüşleri; İslam kültüründe de en az batıdaki kadar etkilidir. Hatta Platon o kadar kabul görür ki; adı Eflatun'a bile çıkar. Sufi, sofu ve feylesof sözcükleri Filosofia sözcüğüne karşılık gelmektedir.
Bu sözcükler, İslamiyet'in kabulünden sonra Türkçe'ye de girerek günümüzde kullandığımız biçimi almıştır. Platon'un adı dilimizde çoğu zaman Eflatun olarak kullanılır.
Felsefenin Doğuşu
İnsan, bugünkü biyolojik yapısına, ellibin yıl önce, iki milyon yıl süren bir evrim sürecinin sonucunda ulaşmıştır. O günden bu yana yaşamış olduğumuz süreç toplumsal değişim sürecidir. Bunun ilk bölümünde önemli bir değişim de yoktur. Bugüne gelindikçe değişim giderek hızlanır. Günümüzde ise toplumsal değişim baş döndürücü bir hal almıştır.
İnsan, ilk dönemde tıpkı diğer hayvanlar gibi, doğada hazır bulduklarını toplayarak ya da avlanarak yaşamını sürdürür. Ama insan, hayvanlardan farklı olarak, bunu yaparken alet yapar ve yaptığı aletleri kullanır. Bu özelliği sayesinde doğaya her gün biraz daha fazla egemen olurken; kendisini de her defasında yeniden yaratmıştır.
İlkel Kominal dönemde yaptığı aletlerle doğayı hızla tüketen insan, her defasında yeni bir doğal bölgeye göç ederek yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Ancak bu süreç zaman içinde doğanın yeniden üretilmesi ile sonuçlanmıştır. İnsan, artık, doğayı doğrudan tüketmenin yanı sıra, doğayı sayısal olarak üreterek yeni bir yaşam biçimi oluşturmuştur. Doğanın sayısal olarak üretilmesi iki farklı alanda uzmanlaşmış farklı iki toplum yaratmıştır. Bu toplumlardan ilki, bitki tarımı yapan ve bu nedenle de toprağa bağlı yaşayan köyler, yani uygar toplumlardır. İkincisi, hayvanları evcilleştirip üreterek yaşamını sürdüren, topraktan belli ölçüde bağımsız göçer barbar toplumlardır.
İlkel Kominal dönemde toplumların üretim ve tüketim etkinlikleri ve bunun sonucu oluşturdukları kültür de birbirine çok benzemektedir. Oysa doğanın sayısal olarak üretilmesindeki iki farklı etkinlik birbirine benzemeyen iki ayrı toplum biçimi yaratmıştır.
Toplumlar arasındaki; doğal kaynakların, toprakların veya ürünlerin paylaşılması konusunda çıkan anlaşmazlıkların güç kullanılarak çözümlenmesinde; barbarlar genellikle uygarlardan daha kazançlı çıkmışlardır. Bu nedenledir ki barbar sözcüğü kaba kuvvetle eş anlamda kullanılagelmiştir.
İki farklı kültür, günümüzden 5000 yıl önce, Mezopotamya'da ortak bir üretim süreci oluşturmuşlardır. Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur. Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmış ve devlet kurumu doğmuştur.
Devletle birlikte toplumsal düzeni sağlayan yaygın yaptırım güçleri; gelenek, örf, adet ve töre, yerini, devletin koyduğu daha net ve kesin yaptırım gücü olan hukuka bırakmıştır. Hukuk; devletin toplumsal düzeni belirleyerek denetlediği, yazılı kurallar sistemidir. Yani artık insan yazmaktadır. İnsanın ilk yazılarında yalnızca yasalar değil aynı zamanda mitolojik öyküleri de vardır. Bu dönemin yazılarının en genel özelliği imzasız yani anonim olmalarıdır.
Bu dönemde doğa olayları ve gök cisimleri sıkı bir gözlemle bilinebilir hale gelmiştir. Ancak bu tür bilgiler rahipler sınıfının dışına hiçbir şekilde sızdırılmamıştır.
İ.Ö. 1000 yıllarında, bu kez Ege, ulaşmış olduğu gelişmişlik düzeyi ile insanlık için yeni bir kilometre taşı oluşturmuştur. Gelişen tarımsal üretim pazarı büyütürken, yeni bir değişim aracının doğmasına neden olmuştur: para. Para, bir yandan değişimi kolaylaştırırken, diğer yandan da zenginliğin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu sayede Ege kentlerinde yeni varlıklı sınıfın doğmuştur.
Bu varlıklı sınıf, ekonomik güçlerini toplumsal yönetime ortak olma doğrultusunda kullanarak, tarihte ilk kez daha yaygın bir egemenliğin yaşanmasına, yani sınıfsal özellik de taşısa ilk demokrasinin doğmasına neden olmuştur.
Demokrasi yetişmiş insana gereksinim duyduğundan, bu dönemde bilgi değer kazanarak yaygınlaşmıştır. Bilim ruhban sınıfın tekelinden kurtulmuş ve yaygınlaşmıştır. Örgütlü olmasa da eğitim yaygınlaşarak; akıl dogmaların yerini almaya başlamıştır. Çok tanrılı dinlerin de etkisi ile dini bir hoş görü yaygınlaşmıştır.
İ.Ö. 8. yüzyıla gelindiğinde, yazı gelişerek bireyselleşmiş, hukuk ve mitlerin dışında bireysel duygular ve bilim, yazının konuları içine girmiştir. Hatta ilk kez kişisel hukuk denemeleri ve krallığın dayattığının ötesinde tarih yazılmıştır.
İ.Ö. 6. yüzyıldaysa Miletli Thales (Tales) insan aklını binlerce yıldır kurcalayan "Evren nedir?" sorusuna ilk kez dinlerin dışında bir yanıt aramıştır. İşte bu felsefenin başlangıcıdır. Bu başlangıçta:
- Gelişen ekonomik koşullarla zenginleşen toplum
- Yaygınlaşan yönetim erki yani demokrasi
- Dogmaların koşullanmalarını aşacak ölçüde hoşgörülü laik anlayış etkili olmuştur.
Thales'in felsefe tarihindeki önemi; evrenin nasıl oluştuğuna ait görüşleri değil, ama bu konuyu ele alış biçimidir. Çünkü o ve dönemin Anadolulu filozoflarının hareket noktaları; "hiçten bir şey olmaz" düşüncesidir. Bu, dine karşı maddeci bir yaklaşımın ifadesidir. Anadolu düşünürleri evrenin bir ilk olandan (arkhé), değişerek, oluştuğu düşüncesindedirler. Her biri ayrı arkhéler öne sürmüşlerdir. Ancak ortak yanları evrenin yaratılmamış olduğu düşüncesidir.
Ege'nin öbür tarafında, Atina'da, ise farklı bir dünya görüşü ağır ve emin adımlarla gelmektedir. Sokrates, Platon ve Aristoteles evrenin oluşumunun temelinde düşünceyi esas almaktadırlar. Her ne kadar Atina tanrıları ile araları hoş değilse de; çok daha farklı ve soyut bir tanrı fikrinin doğmasına katkıda bulunmaktaydılar. Aralarında öğrenci-öğretmen bağı olan bu üç düşünür idealizmin ilk kaleleridir.
Ege'nin iki yakasında farklı yaklaşımlar gelişerek taraftar toplarken adalı düşünürler bu iki kampa aynı mesafede uzak kalmışlar ve kuşkucu bir yaklaşımın ilk temsilcileri olmuşlardır.
Bu üç farklı -ve neredeyse uzlaşmaz görünen- yaklaşım, günümüz felsefe akımlarının da bir biçimde içinde yer aldıkları, idealizm-materyalizm-septisizm'den başkası değildir.
Ortaçağda Felsefe
Antik Ege uygarlığının ardından felsefe, yeni dünya dini Hristiyanlığın etkisi altına girmiştir. Bu dönemde felsefenin işlevi, dinin dogmalarını temellendirmek ve savunmak olmuştur. Antik Çağın iki ünlü düşünürü Platon ve Aristoteles'in düşünceleri bir yandan resmi ideolojiye dönüşürken, diğer yandan da kitapları yasaklanmıştır. Aynı ilgiyi İslam Ortaçağında da görürüz. Bu iki düşünür İslam düşüncesinde de önemlidirler.
Kölelerin eşitlik ve insanca yaşama mücadelesi ile doğan Hristiyanlık, bir süre sonra, din adamları elinde bir baskı ve zulüm aracına dönüştürülmüştür. Hristiyan hukuk sistemi olan Engizisyon artık bir işkence aleti gibidir.
14 - 15. yüzyılda yine kilise çevresinde başlayan yenilikçi hareket, bir yandan Hristiyanlığın başlangıcındaki insani özüne geri dönmeye çalışırken, diğer yandan laik bir yaşam biçimi temellendirme arayışına girer. (Reform-Rönesans)
İşte tam da bu noktada, tıpkı İ.Ö. 6. yüzyılda olduğu gibi, insanlığın yardımına felsefe yetişir ve 17. yüzyılda Descartes, dini felsefelerin dokunulmaz düşünürü Aristoteles'i eleştirirken, kuşkuyu, doğruyu bulmanın yöntemi haline getirir. Yeni biçimi ile septisizm, yalnızca felsefenin değil, bilimlerin de önünü açar. Aydınlanma ve onu izleyen burjuva devrimleri insanlığı 20. yüzyıla taşır.
Reform, Rönesans, aydınlanma ve Burjuva Devrimleri insanı temel alırlar. Ancak sanayi devrimi ve dünya savaşları ile savrulan insanlık; 19 ve 20. yüzyılda, bir yandan kapitalizmin eleştirisi olan sosyalist akımların, diğer yandan, yaşanan karamsarlığın yeni metafizik yaklaşımlarla aşılması olan varoluşçuluk gibi akımların doğmasına neden olur. Gelişen kapitalizm, insan düşüncesinin renklerini pragmatizm ve liberalizme, bilimse deneycilik ve olguculuk akımlarına taşır.
Ancak tüm akımlar daha önce sözünü ettiğimiz üç temel anlayışın; şurasında yada burasında ama içinde yer alırlar. Yani insan aklı, hala, antikitenin idealist, maddeci veya septik (kuşkucu) akımlarının değişik bin bir rengine bürünerek varlığını sürdürür.
Kaynaklar
Şevki YEŞİLPINAR
BAZI FİLOZOFLAR
Sokrates
M.Ö. 469-399 yılları arasında yaşamış olan ünlü Yunanlı düşünür. Platon'un hocası olan Sokrates, yazılı hiçbir şey bırakmamış, tüm zamanını özellikle gençlerle felsefe tartışarak geçirmiştir. Görüşleri, tartışmaları yeni iktidarın temsilcileri tarafından beğenilmeyen Sokrates, 'yeni tanrılar icad ettiği, görüş ve tartışmalarıyla, gençleri baştan çikardigi' gerekçesiyle ölüme mahkum edilmiştir.
Sokrates'in felsefedeki ve felsefe tarihindeki önemi, onun bilinçli ve ahlaki kişiliğin bulunduğu yer olarak ruh kavramını bulmuş olmasından kaynaklanır; felsefenin merkezine insanı geçiren, insanın kendisiyle, evrenle ve toplumla olan ilişkisinin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini araştıran, insan yaşamının kişisel, toplumsal ve ahlaki boyutunu ön plana çıkaran Sokrates, insanlara özsel bileşenlerinin ruh olduğunu, onların ruhlarına özen göstermeleri gerektiğini anlatmaya çalışmış, bu düşüncesini ifade etmek, onu eylemleriyle somutlaştırmak için de, yaz kış çıplak ayakla ve ince bir entariyle dolaşmıştır.
Fiziği itibariyle çirkin biri olan Sokrates, insanların yüzlerini ve fiziki yapılarını değiştiremeyeceklerini, fakat ruhlarını ve karakterlerini değiştirip geliştirebileceklerini belirtmiştir. Buna göre, Sokrates, felsefesinde her şeyden önce, insanın doğası, ihtiyaçları, amaçları ve değerleri üzerinde durmuş, neyin onu tamamlayacağını araştırmıştır.
O, aynı çerçeve içinde, dilin doğasıyla ilgilenmiş ve düşünme, anlam, mantık ve tanım konusunu ele almıştır. Yaşadığı dönemde yoğun bir kavram kargaşasının hüküm sürdüğünü, bunun ahlak alanını da kapsadığını düşünen Sokrates, bilgeliğin, adaletin, cesaretin, v.b. anlamının ne olduğu bilinmedikçe, bilgece, adil ya da cesurca eylemekten söz edilemeyeceğini iddia etmiştir. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kullanan insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı şeyleri kastediyorlarsa eğer, Sokrates'e göre, bu, insanların anlaştıklarını sanarak anlaşmadan konuştukları anlamına gelir ve sonuç, kargaşadan başka hiçbir şey olmaz. Kargaşa, Sokrates'e göre, hem entelektüel ve hem de ahlaki yönden olur. Ona göre, entelektüel olarak sözcük ve kavramları, sizin kullandığınız anlamdan farklı bir anlamda kullanan biriyle tartışarak, bir kavga dışında, hiçbir yere varamazsanız ve ahlaki olarak da, söz konusu sözcükler ahlaki fikirlere karşilık geldiği zaman, sonuç bir anarşiden başka bir şey olmaz. Sokrates işte bu kargaşayı sona erdirmek, insanlara ahlaki gelişmelerinde yol göstermek için, bir tartışma ve ögretim yöntemiyle, bir tanım yöntemi geliştirmiş ve tartışmalarıyla, evrensel değerlerin özünü ve gerçek anlamını ortaya koymaya çalismistir.
Thales
Batı Felsefesinin ilk filozofu.
M.Ö. 6. Yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Thales'te, felsefe bakımından önem taşiyan husus, onun 'Neyin var olduğu', 'Neyin gerçek olduğu' ya da 'Neyin gerçekten var olduğu' sorusu üzerinde düşünmüş olmasından kaynaklanır. O doğada var olan şeylerin tüketici bir listesini yapmayı amaçlamamış, fakat şeylerin varlığa gelmeleri ve daha sonra da yok olup gitmeleri olgusundan etkilenmiştir. 'Neyin var olduğu' sorusunu yanıtlamanın en önemli yolu, onun gözünde birlik ile çokluk ya da görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi doyurucu bir biçimde ifade edebilmekten geçmiştir. O, buna göre, gözle görünen bireysel varlıkların ve değişmelerin oluşturduğu kaosun, çoklugun gerisinde akılla anlaşilabilir, kalıcı ve sürekli bir gerçekliğin var olduğuna inanmıştır. Thales, çoklugun kendisinden türediği, çoklugun gerisindeki bu birliğin 'su' olduğunu öne sürmüştür.
Kendisinden önceki felsefenin bir anlamda tarihini yazmış olan Yunan filozofu Aristoteles, Thales'i bu sonuca, her şeyin sıvı bir varlıktan beslendiği, sıcağın da sudan türeyip, suyla beslendiği, her şeyin tohumunun nemli bir yapıda olduğu gözleminin götürdüğünü belirtir. Yine, Thales'in Akdeniz'i aşarak, Mısır'a yapmış olduğu seyahatler, suyun insan yaşamı üzerindeki önemi ve değerini ona göstermiş olabilir. Thales'i arkhenin su olduğu sonucuna götüren nedenler ne olursa olsun, onu felsefe tarihinde ilk filozof olarak önemli kılan şey, verdiği yanıttan çok, sorduğu sorudur. Buna göre, o varlığın ya da dünyanın nihai ve en yüksek doğasının ne olduğu sorusunu sormuş olduğu için önemlidir
Platon
M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşamış olan ve düşünce tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan ünlü Yuna filozofu.
Temeller: Sisteminde, Sofistlerin Yunan toplumu üzerindeki olumsuz etkileriyle savaşmaya çalismis olan Platon, işe öncelikle bilgi konusuyla başlamış ve mutlak ve kesin bir bilginin var olduğu konusunda tümüyle dogmatist bir tavır sergilemiştir. Ona göre, değişen hiçbir şekilde bilinemeyeceği için, insan zihninden bağımsız olan, değişmez bir varlık olmalıdır. Mutlak ve kesin bir bilgiye erişmek ve bu bilgiyi başkalarına aktarmak durumundaysak eğer, Platon'a göre, dünyada sabit, kalıcı ve değişmez olan birtakım varlıklar olmalıdır. O bu değişmez, sabit ve kalıcı varlıklara İdealar adını verir. Öyleyse, Platon'a göre, bilgi tikel olanın ve değişenin beş duyu yoluyla kazanılmış empirik bilgisi değil de, değişmez ve tümel olanın akıl yoluyla kazanılan ezeli-ebedi bilgisidir.
Metafiziği: İdealar yalnızca bilginin nesneleri olmakla kalmazlar, onlar aynı zamanda gerçekliği oluşturan varlık kategorisini meydana getiren temel varlıklardır. Başka bir deyişle, Platon, 'Gerçekliğin ne olduğu', 'Neyin gerçekten var olduğu' şeklindeki temel metafiziksel soruya, gerçekliğin madde ya da dış dünyada değil de, dış dünyadaki şeylerin İdealarında olduğu yanıtını vermiştir. Bizim algıladığımız duyusal şeyler sürekli olarak değişmektedir.
Ona göre, duyusal nesneler, değişmeden mutlak olarak bağışık olan bir gerçekliğin varoluşunun zorunlu kılacak şekilde, sürekli bir değişmeye maruz kalırlar. Duyusal nesneler varlığa geliş ve yokoluş, büyüme ve çürümeden başka, yer değiştirir, niteliksel ve niceliksel değişmeye uğrarlar. Bundan dolayı, duyusal nesnelere yüklenebilecek tüm nitelikler, yükleme faaliyeti sırasında, algısal yargı ya da önermenin zamansal bir niceleyici ya da belirlemeyle tamamlanmasını gerektirir. Buna göre, aynı şey farklı zamanlarda farklı özelliklere sahip olur. O belirli koşullar altında büyük, başkaca durumlarda küçük görünür. Birine göre, büyük, bir başkasına göre ise küçüktür. Belli bir zamanda mat ve karanlık, buna karşın başka bir zamanda parlak ve aydınlık görünür.
Demek ki, bireysel nesnelerden oluşan ve bizim duyularımızla algıladığımız duyusal dünyayı incelediğimizde, onda mutlak, kalıcı, durağan ve tutarlı hiçbir yön bulunmadığını, ondaki herşeyin değişken ve göreli olduğunu görüyoruz. Platon'a göre, böyle bir dünya gerçek değildir, gerçekten var olamaz; o duyusal dünyanın yalnızca görünüşlerden meydana gelen bir dünya olduğunu savunur. Bu duyusal dünya, şu masa, şu heykel, şu kitap gibi, 'şu' diyerek gösterdiğimiz bireysel nesnelerden meydana gelmektedir. Bu dünyadaki nesneler, değişen, kendilerinde karşit yüklemleri barındıracak şekilde, eksikli, göreli, bağımlı ve bileşik olan şeylerdir. Beş duyu yoluyla algılanan bu bireysel nesneler, Platon'a göre, gerçekten var değildir. Onlar değişmeyen, mutlak ve kalıcı bir gerçekliğin yalnızca görünüşleridirler. Bu bireysel nesneler aynı anda hem gerçeklikten ve hem de yokluktan pay alırlar; bundan dolayıdır ki, Platon'a göre, onlar hem var ve hem de yokturlar ya da bugün var yarın yokturlar. Onlar varlığa gelir, çesitli değişmelere maruz kalır ve ölüp giderler. Platon'a göre, gerçekten varolan şeyler İdealardır ve İdealar duyusal dünyada söz konusu olan göreli bir durağanlığın ve anlaşilırlığın temel nedenidirler. İdealar duyusal dünyada hüküm süren değişmelerden etkilenmediği için, onların içinde yaşadığımız görünüşler dünyasından ayrı ve bağımsız bir varoluşa sahip olmaları gerekir.
Bizim kendilerini duyu-deneyi yoluyla değil de, düşünce ve akıl yoluyla bildiğimiz bu İdealar, kendilerine ait ayrı bir dünyada varolurlar. Platon'a göre, İdealar sahip oldukları özellikleri hepsinin üstünde ve ötesinde bulunan İyi İdeasından alırlar. Devlet'te yer alan ünlü Güneş Benzetmesinde, o duyusal dünya ile akılla anlaşilabilir dünya, dolayısıyla da Güneşle İyi İdeası arasında bir analoji yapar ve mecazi bir anlatım içinde, İyi İdeasını Güneşe benzetir. Buna göre, nasıl ki duyusal dünyada güneş ışığıyla gözle görülen nesneleri aydınlatıyorsa, aynı şekilde İyi İdeası da akılla anlaşilabilir dünyada İdeaları doğrulukla aydınlatır, başka bir deyişle, İdealara anlaşilabilirlik kazandırır. İyi İdeası, bundan başka akılla anlaşilabilir nesnelerin varlık ve gerçekliklerinden sorumludur.
İyi İdeası gerçek varlığın ötesindedir. Platon'a göre, insan uzun yıllar matematiksel bilimlerle ve diyalektikle uğraştıktan sonra, varlığın ve gerçekliğin kaynağı olan İyi İdeasını mistik bir tecrübeyle, özel bir sezgiyle tanır. Çünkü İyi İdeası varlığın ötesinde olduktan başka, insanın kavrayış gücünün sınırlarının da ötesindedir. İyi İdeasının kendisi tanımlanamaz, söze dökülemez ve açıklanamaz, fakat başka herşeyi açıklar. İnsan bu tür bir mistik tecrübeyi yaşadıktan sonra, İdeaların İyi İdeasından pay almak suretiyle varlığa geldiklerini ve oldukları gibi olduklarını anlar. Şu halde, Platon'un metafiziğinde İdealar varlıklarını, ya da sahip oldukları temel özellikleri İyi İdeasına borçludurlar.
Aynı ilişki İdealardan meydana gelen gerçek ve akılla anlaşilabilir dünya ile içinde yaşadığımız duyusal dünya arasında vardır. İçinde yaşadığımız duyusal dünyadaki şeyler her bakımdan değişseler bile, bu dünyanın yine belli ölçüler içinde gerçek ve kalıcı olan yönleri vardır. Her bakımdan değişmeye uğrayan bu dünyada, en azından birtakım matematiksel özellikler değişmeden aynı kalır. Örnegin, bir masa şekli zamanın akışı içinde değişse de, onun sergilediği 'dikdörtgen' olma temel özelligi değişmeden aynı kalır. Yine, bir kutunun şekli zaman içinde değişir, bununla birlikte onun sergilediği 'kare' ya da 'küp' olma özelligi değişmeden aynı kalır. İşte duyusal dünyadaki şeyler, Platon'a göre, İdealardan pay aldıkları ya da İdeaları taklit ettikleri için varolurlar ve duyusal dünyadaki gerçek ya da kalıcı ve değişmez yönler, bu pay alma ilişkisi sayesinde söz konusu olur.
Platon, İdealardan meydana gelen akılla anlaşilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki bu ilişkiyi Parmenides adlı diyaloguyla Timaeos adlı diyalogunda açıklamaya çalisir. Buna göre, pay alma, İdeadan bir parçaya sahip olma anlamına gelmez. Bir İdea, bu dünyadaki duyusal şeylerden her biri ondan bir parçaya sahip olacak şekilde, parçaları olan bir şey değildir. Bir İdea bölünemez bir varlıktır. Yine, duyusal şeyler İdealardan bu şekilde pay alıyor olsaydılar, İdealar aktüel dünyada şeylerin parçaları olarak varolacak ve dolayısıyla bu dünyaya içkin olan varlıklar haline geleceklerdi. Oysa, onlar bu dünyaya aşkın olup, ayrı bir İdealar dünyasında varolurlar. Şu halde, duyusal nesneler İdeaları, gerçekte İdeaların kendileri olmaksızın, İdealardan bir parçaya sahip olmadan, örneklerler.
Bununla birlikte, İdealarla duyusal nesneler tümüyle farklılık gösteren iki ayrı kategoriden varlıklar oldukları için ikisi arasındaki ilişki ancak, pay alma ilişkisi gibi gerçek niteliği hiçbir zaman tam olarak anlaşilamayan mecazi terimlerle ifade edilebilir. Çünkü İdealar ezeli-ebedi olan, yani yaratılmamış ve yok edilemez olan, zamanın ve mekanın dışındaki değişmez kavramsal varlıklardır. Oysa bu dünyadaki duyusal nesneler zaman ve mekanın içinde olup, değişmeye uğrayan varlıklardır. İdealar değişmez olduklarına göre, herhangi bir şey yapamaz ve dolayısıyla duyusal dünyadaki değişmeyi başlatamaz ya da bu değişmeye neden olamazlar. Bundan dolayı, Platon'un metafiziğinde, akılla anlaşilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki ilişkiyi sağlayacak, içinde yaşadığımız dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaracak aktif bir güce ihtiyaç duyulur. Çünkü duyusal dünyadaki nesnelerle İdealar tümüyle ayrı kategoriden varlıklar oldukları için, birbirleriyle kendi başlarına ilişki kuramazlar.
Platon'un metafiziğinde işte duyusal dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaran bu aktif dış güç, İdeaların, saf formun değişmez dünyasıyla maddenin bütünüyle belirsiz olan dünyası arasındaki sınır çizgide bulunan Demiurgos'tur. Ona göre, maddenin kendisi tümüyle belirsiz olup, şekilden, formdan yoksundur. Zaten belirli olsa ve bir şekli bulunsa, bu, İdeanın onda zaten bulunduğu anlamına gelecektir. Madde tanımlanamaz. Bununla birlikte, tümüyle düzensiz olan madde form kazanmaya, şekil almaya uygun bir yapıdadır. İşte, hem akılla anlaşilabilir dünyanın ve maddi dünyanın dışında olan bir Tanrı olarak Demiurgos, maddeye İdealar dünyasının özelliklerini, akılla anlaşilabilir dünyanın formlarını yüklemek suretiyle, düzenden yoksun, belirsiz maddeye düzen ve form kazandırır. Demiurgos'un bu faaliyeti, sonuçta duyusal dünyada İdeaların gölgelerinin ortaya çikisina yol açar.
Kare, üçgen, ağırlık, beyazlık, v.b., İdeaların maddi dünyada ortaya çikan görüntüleridir, soluk kopyalarıdır ve onlar maddi dünyaya sahip olduğu düzen ve belirliliği kazandıran temel ögelerdir. Şu halde, maddi dünya sahip olduğu düzen ve belirliliği herşeyden önce İdealar dünyasına ve İdealar dünyasının yapısını ve formlarını maddeye aktaran Demiurgos'un faaliyetine borçludur. Biz duyusal dünyada çesitli zaman ve yerlerde var olan şeyleri, Demiurgos formları maddeye yerleştirdiği için saptıyor ve tanımlayabiliyoruz.
Bununla birlikte, maddi dünya kendisine aktarılan formları koruyabilmek bakımından yetersiz olup, mutlak bir değişme içindedir. Maddi dünya formları yalnızca belirli zaman dilimleri içinde koruyabilir. O sürekli bir akış hali içinde bulunduğuna göre, formları alır ve daha sonra yitirir. Şu halde, maddi dünyanın gerçek İdealar dünyasının ezeli-ebedi yönlerini Demiurgos'un faaliyeti sayesinde kazandığı ve bu yönleri sonsuz bir hareketler dizisi ve dolayısıyla değişme süreci içinde kaybettiği dikkate alındığında, o ezeli-ebedi bir gerçekliğin zaman içinde hareket eden ve değişen gölgesi ya da kopyası olarak görülmek durumundadır. Öyleyse, gerçekten var olan değişmez İdealar dünyasıdır.
Demek ki, Platon gerçek varlığı aynı şekilde tanımlamış olan ve bu varlığın akıl yoluyla bilinebileceğini söyleyerek, duyuların bize gösterdiği bireysel nesnelerden oluşan duyusal dünyanın hiçbir şekilde var olmadığını, bu dünyanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını öne süren Parmenides'in tersine, bir yandan gerçekten var olanın değişmez, ezeli-ebedi olan ve akıl yoluyla bilinebilen İdealar dünyası olduğunu kabul ederken, bir yandan da içinde yaşadığımız duyusal dünyanın belli şekiller içinde var olduğunu söylemekte ve görünüşleri İdealar aracılığıyla açıklamakta ve temellendirmektedir. Platon'un bu metafiziği, 'Neyin gerçekten var olduğu' sorusunu yanıtladıktan başka, insanın içinde yaşadığımız bu dünyadaki yeri ve gerçekten var olan İdealar dünyasıyla olan ilişkisi konusuna da bir açıklık getirir.
İnsan felsefesi: Platon'un iki dünyalı metafiziği, insanda her biri dikkatini söz konusu bu dünyalardan birine yöneltmiş olan iki temel bileşenin bulunduğunu ortaya koyar. İnsanın duyusal dünyaya yönelmiş, duyusal dünyaya ait olan parçası bedenidir; yine aynı benzerin benzerini bilebileceği, ancak aynı cinsten olanlar arasında bir ilişki bulunabileceği ilkesine göre, insanın bir de gerçek varlığın dünyasına yönelmiş olup, bu bağlamda İdealar dünyasının bir parçası olan ruhu vardır. İnsan ruhu, Platon'a göre, insandaki maddi olmayan, ölümsüz parçadır.
Bunlardan beden söz konusu olduğunda, insan duyuları aracılığıyla duyusal dünyayla ilgili olarak güvenilmez malumatlar elde etmeye çalisir, maddenin peşinden koşarak birtakım fiziki arzuları gerçekleştirmek ve tatmin sağlamak ister. Buna karşın, ruhu ait olduğu dünyaya yönelmek, ezeli-ebedi gerçeklikleri temaşa etmek arzusu içindedir. Öyleyse, ruha düşen kendisini duyusal dünyanın sınırlamalarından, bedeninin ve duyusal dünyanın oluşturduğu hapishaneden kurtarmak ve gerçek dünyayı temaşa etmek amacını gerçekleştirmeye çalismaktir. Bu ise, insanın her ne kadar maddi koşullar içinde yaşayan, birtakım fiziksel ihtiyaçları olan bir varlık olsa da, bu maddi koşullara bağımlı olamayacağı, yalnızca fiziksel ihtiyaçları tarafından belirlenemeyeceği anlamına gelir
Karl Marx
5 Mayıs 1818 günü Almanya'nın Rhine Eyaleti'nin Trier kasabasında doğdu. Orta öğrenimini Trier'de tamamladı. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk öğrenimi görürken tarih ve felsefeyle ilgilendi, Hegelci E. Gans'ın derslerini izledi. 1841 yılında "Demokritos'un ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Farklılıkları" adlı doktora tezinde, dinin maddecilik açısından eleştirisini yaptı.
Bir yandan sol Hegelcilere katılarak Bauer kardeşlerle dostluk kurarken, bir yandan da Feuerbach'ın etkisinde kalıp 1842 yılında, muhalefetteki radikal burjuvalar tarafından kurulan Rheinische Zeitung gazetesinin yazı işleri yöneticiliğini yaptı.
Saint-Simon, Fourier, Proudhon gibi yazarları okuyarak Fransız sosyalizmini tanımaya çalıştı. 1843 yılında çocukluk arkadaşı Jenny von Westphalenle evlendi. Aynı yıl Rheinische Zeitung gazetesi kapatıldıktan sonra Paris'e yerleşti. Fransız-Alman Yıllıkları'nı yayımladı (1844). Derginin ilk ve tek sayısında, Yahudi Sorunu adlı yazısıyla siyasal mücadele konusundaki görüşlerini ilk kez açıkladı. Aynı yıl Friedrich Engelsle dostluk kuran Marx, okurken tuttuğu notlardan oluşan 1844 El Yazmaları'nda, ana temasını yabancılaşmanın oluşturduğu insancıl (humanist) bir felsefe geliştirdi.
Friedrich Engelsle ilk ortak metninde Kutsal Aile'de (1845) tarih felsefesini materyalist (maddeci) bakış açısıyla eleştirdi. 1845 yılında Vorwarts gazetesi yazı kurulu üyeleriyle birlikte sürülünce Brüksel'e yerleşti. Friedrich Engels'in de birkaç ay sonra Brüksel'e gitmesiyle Friedrich Engelsle ortak eserlerinin ikincisini (Feuerbach Üzerine Savlar, 1845) ve üçüncüsünü (Alman İdeolojisi, 1845-1846) yayımladı. Kuramsal çalışmalarının yanısıra, sosyalist işçilerle ve Alman göçmenlerle ilişkilerini sıklaştırdı. Brüksel Alman İşçileri Derneği'ni kurdu ve Friedrich Engelsle birlikte komünist bir yazışma ağı oluşturdu. Komünistler Birliği'nin isteği üzerine Komünist Manifesto'yu yazdıkları bu yıllar, ikisi için de geçmişteki felsefi bilinçleriyle hesaplaşma ve tarihsel materyalizmi (maddeciliği) geliştirme yılları oldu: Bu yüzden, geçmişten kopuşları hem siyasal hem de kuramsal nitelikteydi.
1848 İhtilali patlak verince, Belçika'dan sınır dışı edilen Marx, Köln'e yerleşerek, Neue Rheinische Zeitung gazetesini çıkarmaya başladı. Neue Rheinische Zeitung gazetesin Bu gazetede işçilere yönelik makaleler yayımladı.
Önce Almanya'dan, hemen sonra da yeniden Fransa'dan sınırdışı edilince, 1849 yılında -ömrünün sonuna kadar kalacağı- Londra'ya yerleşti. Karl Marx, yoksulluk içinde yaşadığı bu dönemde iktisat incelemelerine ağırlık verdi. Temel eseri olan Kapital'i hazırlamaya başladı. 1851-1861 yılları arasında New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa muhabirliğini yaptı.
1864 yılında Uluslararası İşçiler Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Birinci Enternasyonal'in açılış konuşmasını ve tüzüğünü yazdıktan sonra, Kapital'in birinci cildini Almanya'da yayımlattı (1867). Kızını görmek için gittiği Paris'te Paris Komünü'ne tanık oldu. İngiltere'ye dönünce Fransa'da İç Savaş (1871) adlı eserinde bu devrim denemesini değerlendirdi. Kapital'in yazımını sürdürürken, bir yandan da işçi partililerinin programlarının oluşturulmasına etkili biçimde katıldı. Dühring'e karşı kalem tartışmasında Friedrich Engels'i destekledi. Anti-Dühring'in (1878) bir bölümünün yazımında Friedrich Engels'le çalıştıktan sonra hastalanarak çalışmalarını büyük ölçüde yavaşlatmak zorunda kalan Karl Marx 14 Mart 1883 günü Londra'da öldü.
Herakleitos
Parmenides'in durağan ve değişmez varlığına karşi, niteliksel değişme olarak oluşun gerçekliğini öne süren Yunan filozofu.
Bilgi bakımından, empirik ya da duyusal bilgiye hiç değer vermeyen Herakleitos, gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduğunu öne sürerek, rasyonalizmin savunuculuğunu yapmıştır. Çok şey bilmeye, ansiklopedik bir bilgiye karşi çikan filozof, çok şey bilmenin akıllı olmayı ögretmedigini söylemiştir. Siyasi alanda, demokrasi karşitı eğilimlerini, çogunluk geniş halk yığınlarına karşi duyduğu nefretle birleştiren ve 'bir kişinin, yetkin biriyse eğer, kendisi için, on bin kişiden daha değerli olduğunu' söyleyen Herakleitos'un metafiziğinin en önemli tezi, hiç kuşku yok ki, çatisma ve savaşin herşeyin babası olduğu düşüncesidir. Ona göre, karşitların savaşi, varlık ya da oluşun tek ve en önemli koşuludur. Zira bu savaş olmasaydı, hiçbir şey varolmayacaktı. Bundan dolayı, varlıkların doğuş ya da varlığa gelişi, birbirlerine karşıt olan ve dolayısıyla birbirlerini varlıkta tutan karşitların çatismasina bağlıdır.
Onun varlık ögretisinin ikinci tezi ise, herşeyin birliğini ortaya koyar. Birlik, tıpkı İyonyalı düşünürlerde olduğu gibi, evrenin ilk maddesinden, evrendeki herşeyin kendisinden doğduğu maddi tözden meydana gelir. Bu birliği ateşte bulan Herakleitos'a göre, ateş, örnegin yoğunlaştığı zaman, nemli hale gelir ve basınç altında suya dönüşür. Su donduğu zaman ise, toprak olup çikar. Onun ilk madde olarak ateşi seçmesi, daha çok ondaki oluşu, değişme ve birlikten çokluga geçiş sürecini en iyi, yakarak ve yıkarak yaşayan ateş ifade ettiği için önem taşir.
Herakleitos birliğin olduğu kadar, çoklugun da hakkını veren bir filozoftur. Başka bir deyişle, o monist bir filozof olduğu kadar, aynı zamanda bir çokluk filozofudur. Onun çokluk filozofu olmasını mümkün kılan şey ise, oluşu ön plana çikartmis olmasıdır. Herakleitos'a göre, çokluk ya da karşitlar olmaksızın, varlık ya da oluş olamaz. O, bir yandan da çoklugun birliğe dayandığını söylemiştir. Bundan dolayı, çokluk olmadan birlik, birlik olmadan da çokluk olamaz. Evren, aynı zamanda hem bir ve hem de çoktur; bu da, oluşla ifade edilir.
Herakleitos, birlikten çokluga geçiş ve oluş sürecini, ateşle ve dolayısıyla akış düşüncesiyle ifade etmiştir. Bu onun varlık görüşünün üçüncü temel tezini meydana getirmektedir. Şeylerin sürekli akışı, herşeyin akmakta oluşu, evrenle ilgili en önemli doğrudur. Ona göre, evrende kalıcılık ve durağanlık yoktur; herşey değişmekte, yakarak, yıkarak yaşamaktadır.
Herakleitos kendisinden önceki filozofların boşu boşuna evrende kalıcılık ve süreklilik aradıklarını, oysa evrende kalıcılık bulunmayıp, mutlak bir değişmenin söz konusu olduğunu öne sürmüştür. Nehir akıp gittiği için, o aynı nehre iki kez giremeyeceğimizi belirtir. Evrende hiçbir nesne, nesnelerin hiçbir özelligi yoktur ki, değişmeden aynı kalsın. Herşey bir başka şeyin yıkımı ve ölümü sayesinde varlığa gelmekte ve daha sonra yok olup gitmektedir. Evrendeki tüm ögeler arasında sürekli bir çatisma ve savaş hali vardır ve değişmeyen tek şey, bu değişme halinin sonucu olan kozmik denge durumudur.
Friedrich Wilhelm Nietzsche
15 Ekim 1844'te Leipzig'e yakın Roecken kasabasında dünyaya geldi. İlkokulu bitirdikten sonra, Fichte'nin, Schelling'in yetişmiş olduğu ünlü Pforta kolejine verildi. Disiplinli öğrenim yıllarında Nietzsche, Yunanca ve Latinceyi iyi derecede öğrendi. 1864'te Bonn Üniversitesi'ne girdi. Klasik diller öğrencisi olarak öyle başarılıydı ki, daha mezun olmadan Basel'de kendisine filoloji profesörlüğü önerildi. Nietzsche, bu öneriyi kabul etti. Sağlığı hiçbir zaman iyi olmayan filozof birkaç kez hastalık izni aldıktan sonra, 1879'da istifaya mecbur kaldı. Sonra İsviçre tedavi merkezlerinde yaşadı. 1888'de akıl sağlığı bozuldu ve 1900 yılında ölene değin düzelmedi.
Sonrasız Döngü Tasarımı
Suut Kemal Yetkin'in yorumuyla... << Nedir bu sonrasız dönüş? 1881 yılı ağustos ayında, Sils Maria'da bulunduğu sırada kafasında bir alev gibi yükselen bu düşünceyi kendisi "Sen Bilgi"de şöyle anlatır: "Eğer bir şeytan, gündüz veya gece, yalnızlığının en yalnızlığında yanına sokulup da deseydi sana: Şimdi şu yaşadığın ve yaşamış bulunduğun hayatı bir kez daha ve sayısızca tekrar tekrar yeniden yaşayacaksın ve bu yaşayışta hiçbir yenilik olmayacak. Ama her acı ve sevinç, her düşünce ve her özlem, yaşamının en küçük ve en büyük her şeyi senin için yeniden dönüp gelecek, aynı sırada ve aynı düzende ve şu örümcek de ağaçlar arasından görülen şu ay ışığı da, yaşadığın şu an da yeniden gelecek. Tükenmek bilmeyen varlık kum saatinin altı üstüne gelecek - Sen de birlikte, ey tozların tozu! Filozof bu düşünceyi, çağdaş felsefenin kutsal kitabı sayılan "Zerdüşt Böyle Diyordu"sunda daha canlı ve daha renkli olarak şöyle anlatır: "Şu kapıya bak, cüce! İki yüzü var, iki yol birleşiyor burada. Daha hiç kimse sonuna kadar izlemedi onları. Arkamızdaki şu uzun yol bir sonrasızlık kadar sürer; önümüzdeki şu uzun yol da baska bir sonrasızlık! Birbirine karşıttır bunlar. Ve işte burada, şu kapıda karşılaşırlar. Kapının adı yukarısında yazılı, "an" derler ona. Ama biri çıkıp da bu yollardan birini tutsaydı, daima daha uzağa giderek, inanır mıydın bu yolların birbirine ters düşeceğine? Cüce, yukarıdan bakarak: - Doğru olan her şey yalan söyler, diye mırıldandı. Her gerçeklik eğiktir, zamanın kendisi bile bir çemberdir. Yürümesini bilen her insanın, daha önce geçmiş olması gerekmez mi bu yoldan? Gelebilen her şeyin daha önce gelmiş ve geçmiş olması gerekmez mi?" Öyle ya, evreni meydana getiren güçlerin toplamı ne azalıyor, ne çoğalıyor. Azalsaydı, bugüne kadar nice zamanlar geçtiğine göre, bu güç toplamının çoktan azalmış olması gerekirdi. Onun çoğalması da düşünülemez; çünkü dünyanın dışında, rastlantı olarak gelip ona eklenecek bir şey de yoktur. Öyleyse, dünyadaki güç niceliğinin belirli ve değişmez olduğu gerçektir. Madem ki, zaman sınırsız ve güçlerin toplamı belirlidir; zorunlu olarak öyle bir an gelecektir ki, bu güçlerin meydana getirecegi bireşimler ne kadar değişik olursa olsun, kör ve doğal bir oyun, eskiden gerçekleşmis olan bireşimleri tekrar meydana getirecektir. Evrensel evrim, sonsuzca aynı evreleri yeniden getirecek ve sonrasız olarak aynı yollardan geçecektir. Demek ki, şimdi var olan bir şey, önceleri de vardi. Varlığın çerçevesi içinde daima aynı biçimler görünüyor. Öyleyse neye yarar yaşamak! Madem ki, her şey önceden olduğu gibi gelecektir, madem ki hareketlerimizin her biri evrensel mekanizmanin bir parçasıdır, ve madem ki hareketlerimiz vaktiyle tekrar etmiş olduğumuz aynı hareketlerdir ve tekrar göründüğüm zaman, onları tekrarlayıp duracağım, çaba neye yarar?... >>
Üstinsan Tasarımı
<< Gerçekten orada gördüğüm şeyin bir benzerini daha hiçbir yerde görmemiştim. Gördüğüm; yerde kıvranan, hırıldayan, kasılmış, perişan yüzlü genç bir çobandı; kocaman kara bir yılan sarkıyordu ağzından. Bir insan yüzünde böylesine bir iğrenme, böylesine renk solduran büyük bir korku hiç görmemistim. Yılanın boğazına aktığı sırada belki de uyuyordu çoban. Şimdi de çıkmıyor oradan. Elimle yılanı çekmeye koyuldum, boşuna çekiyordum. Onu bulunduğu yerden söküp atamıyordum. O zaman bir haykırıştır koptu içimden: "ısır! Durma, ısır onu! Başını, başını ısır! ". İşte, böyle haykırdılar. Ben de korkum, nefretim, tiksintim, merhametim, bütün iyim ve kötüm tek bir ses halinde. Ey beni çevreleyen yiğit insanlar, atılgan ve gözüpek arayıcılar, ve kim olursanız olunuz, kurnaz yelkenlerle bilinmeyen denizlere açılan sizler! Sizler ki, bilmece çözmekte ustasınız, çözün bakayım o gördügüm bilmeceyi, ve yorumlayın bana, en yalnız kisinin gördüğünü! Çünkü o görülen, olacağı önceden bir görüştü. O zaman simge olarak gördüğüm neydi? Çoban ve bir gün gelecek olan kimdir? Boğazına yılan giren çoban kimdir? Boğazı böyle en kara ve en korkulu şeylerin salgınına uğrayacak olan adam kimdir? Haykırışıma uyanan çoban, dişlerini bütün gücü ile batırdı ve uzağa tükürdü yılanın başını; ve bir sıçrayışta ayakta buldu kendini. Artık ne insan, ne de çobandı o! -biçimi değismis, başı ışıkla taçlanmıştı; gülüyordu. Yeryüzünde onun gibi gülen bir kimse daha görmedim. >> Bu güç dolu yaşama nasıl varmalı? Bu soruyu cevaplandırmak için, Nietzsche'nin ahlak görüşü üzerinde durmak gerekir. Filozof, bütün ahlak sistemlerini gözden geçirdikten sonra, birbirine karşıt iki ahlak örneği görüyor. Efendi ahlakı (Herren moral) ve Köle ahlakı (Heerden moral). Bu iki örneğe Avrupa uygarlığının başlangıcında rastlanır. Savasçı bir ulus, barışçı bir ulusa saldırır ve onu boyunduruğu altına alır. Güçlü bir insan gördüklerine değer biçmeyi düşünmez. Yalnızca kendine yarayanı iyi, zarar vereni kötü bulur. Başka bir deyişle, doğal eğilimlerimizin özgürce gelişmesine, genişlemesine yardım eden her şey iyidir, engel olan kötüdür. Zaten bir yaşamın iyi olup olmadığı hakkında bir yargıda bulunmak için başvurulacak ölçü de budur. Bu bakımdan, yaşamı kısırlaştıran, daraltan her şeye hayır, onu daha yoğunlastıran, daha güzelleştiren her şeye evet demek gerekir. Güçlü insan, zaferlerin insani, kendisine eşit olanları iyi, kendisine boyun eğenleri kötü sayar. Efendi ahlakı, güçlüler ahlaki zayıfları, korkakları insandan saymaz. Bu ahlak serttir, insafsızdır. Kölelerin ahlaki bambaşkadır. Üstünlerin varlıklarını dolduran gurur, sevinç ve yaşam coşkunluğuna karşılık, yenilgiye uğrayanların, kölelerin içlerinde kötümserlik duygusundan ve üstünlere karşı mayalanan nefretten başka bir şey yoktur. Geleceğin insanı, geleneksel ahlaktan kendisini kurtaran insandır. Böylece, bugüne kadar sayılan ve uyulan bütün ahlak kuralları; bir yıkma coşkunluğu içinde yok olacak, iyi ve kötü arasındakı ayrım da ortadan kalkacaktır. İyi ne? Kötü ne? Bunlar mutlak anlamı olmayan terimlerdir; efendilerle köleler arasında çok ayrıksı bir değer almaktadır. Kendi kendine var olan değişmez bir değer yoktur. Sert olalım, kıyıcı olalım, ama yalniz başkalarına değil; kendimize de böyle davranalım. Çünkü sorun, insanlığın geleceğidir. Bu felsefe, sistemli bir tüm olmaktan uzaktır. Bunu herkesten iyi kendisi bilmektedir. Nitekim: "yazdıklarıma her zaman bütün hayatımı ve kişiliğimi koydum, sırf düşünce sorunlarının ne olacağını bilmem" derken; o andaki tutkusunun kendisine yol gösterdiğini ve esin verdiğini söylemek istemiştir. Bu yüzden düşüncelerinde çelişkiler görenlere karşı Nietzsche'nin cevabı kesindir: "En bilge insan, çelişkilerle en zengin olan kimsedir." >>
Üstinsan ve Sonrasız Döngü Tasarımlari Arasındaki Tutar(sız)lık
George Simmel ilk kez 1907'de yayımlanan çalışması "Schopenhauer ve Nietzsche" adlı kitabında, "üstinsanın görevinin sonsuzluğu"nun, sonrasız döngü düşüncesinde önkoşul olarak varsayılan "kozmik dönemlerin sonluluğuyla bağdaştırılamayacağı"nı öne sürer. Simmel, bunu şöyle ortaya koyar: "İnsanlık, her döneminde, yalnızca sürekli olarak yinelenebilecek sınırlı sayıda evrim biçimleriyle donatılabilir; oysa üstinsan ideali, geleceğe doğru yönelen düz bir evrim çizgisi talep eder." Başka bir deyişle, ebedi dönüş öğretisi döngüsel veya çevrimsel bir zaman görüşünü önvarsayarken, üstinsan ideali doğrusal bir zaman anlayışı gerektiriyor gibidir. Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün bu iki temel öğretisinin birbiriyle bağdaşmadığı görüşü, üstinsan ve sonrasız döngünün "mantıksal bağdaşmazlık paradigması" olduğunu öne süren Erich Heller tarafından, yakın bir tarihte güçlü bir şekilde dile getirilmiştir. Üstinsan öğretisi bizi, yeni ve özgün bir şeyi yaratmaya teşvik etmek için tasarlanmışken; sonrasız döngü öğretisi, daha önce var olmamış hiçbir şeyin var olamayacağını öğretirken, Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt'te, kitaba adını veren kahramanın ağzından "bugüne kadar asla bir üstinsan olmamıştır" der. Heller'e göre, Zerdüşt, tüm dürüstlüğüyle, "asla bir üstinsanın var olmayacağını" ilan etmek zorundadır. Heller şöyle der: "Yaşamdan bu görkemli kopuş beklentisi, daha doğrusu yeni bir gelişme olanağı, en baştan hüsrana uğramış görünüyor; ve umutsuzca yinelenen bir erke kümeleri döngüsüne ebediyen yakalanmış olan dünya da, en kasvetli ebediyete mahkum edilmiş bir halde bulunuyor." Belki de, Nietzsche'nin yeni bir insanlık görüşünü temsil etmesi açısından üstinsan idealinin tutarlığını sorgulayan en güçlü eleştiri, Maudemarie Clark'in yakın tarihli bir çalışmasında bulunabilir. Clark, üstinsan idealinin Nietzsche/Zerdüşt'ün kendi intikam ihtiyacını dışavurduğunu öne sürer. Ama ne var ki, sonrasız döngü düşüncesi, üstinsan idealinin anlamını aşındırır. Nihai biçimde dönüş düşüncesi Zerdüşt'e, kendisinin en fazla hor gördüğü ve küçümseme hissettiği insan tipinin, yani küçük insanın bile tekrar tekrar döneceği dersini verir. Bu nedenle Clark, ebedi dönüşün, üstinsanın yaratılması ve küçük insanın alt edilmesi olanağıyla bağdaştırılamayacağının açık olduğunu öne sürer. Laurence Lampert, üstinsan öğretisini Nietzsche'nin düşüncesinin merkezine yerleştiren her yorumun yanlış olduğuna, çünkü öğretiye, Zerdüşt'ün alt etmeyi istediği, zamanın eskatalojik ifası nosyonunu dayattığına inanır. Lampert, Nietzsche'nin Zerdüşt'ünün İranlı peygamber Zerdüşt'ün insanlığa miras bıraktığı şeyi; yani, fani var oluşun "ezeli ve ebedi yok oluşunun veya ezeli ve ebedi mutluluğunun karar baglanacağı, gelecekteki bir Kıyamet Günü'nün ezici ağırlığı altında" yaşanmasını ve sürdürülmesini maddesel olarak zorunlu kılan, kehanete dayalı bir dini alaşağı ettigini öne sürer.
Aforizmalar
- Hiç kimse bir şeyden -kitaplar da giriyor giriyor bunun içine- bildiğinden çoğunu çıkarıp alamaz.
- Ümit, kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.
- Hep öğrenci kalan insan, öğretmenine borcunu kötü ödüyor demektir.
- En kaba söz, en kaba mektup bile şu smaktan daha bir iyi yüreklice, daha bir dürüstçedir.
- ... başarıya varamayan bir şeyi, başarıya varmadığı için bir kat daha saygın tutmak ...
- Bir şey bizi öldürmezse, mutlaka daha güçlü kılar.
- Avda. - Birisi hoş hakikatleri ele geçirmek için avdadır, öbürü - hoş olmayanları. Ama birinci de avdan çok avlanmaktan hoşlanıyor
Parmenides
Değişmeyi ve oluşu yadsıyan görüşü, birtakım aşılamaz güçlüklere yol açmış olan ünlü doğa filozofu.
Parmenides'e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur. Parmenides bu sonucu şöyle bir akılyürütme çizgisiyle elde etmiştir: Var olan herşeyi gerçeklik, Varlık olarak niteleyelim. Varlık varlığa nereden gelmiştir? Burada iki alternatif vardır: Varlık varlığa ya varlıktan (yani, varolan bir şeyden) ya da yokluktan (yani, var olmayan bir şeyden) gelmiş olabilir. İkinci alternatif, tüm Yunanlı filozoflar gibi, Parmenides için de kabul edilemez olan bir alternatiftir, çünkü Yunanlılara göre, hiçten hiçbir şey çikmaz. Birinci alternatif söz konusu olduğunda ise, Varlığın yaratılmamış olduğu sonucu çikar, çünkü O varlığa kendisinden gelmiştir. Yani kendi kendisiyle aynıdır.
Varlığın, Parmenides'e göre, parçaları da yoktur. Öte yandan, Varlığın hareketsiz olduğu da söylenmelidir. Öyleyse, Varlık hakkında, O'nun var olduğu dışında hiçbir şey söylenemez. Varlık hareket edemez, değişmez, çok olamaz, zira hareket eder, değişir ve çok olursa, var olmayan bir şey, yani yokluk haline gelir. Varlığın var olmak dışında hiçbir özelligi yoktur. Nitekim Parmenides, özdeslik ilkesine dayanarak, yalnızca 'Varlık vardır, yokluk ya da var olmayan var değildir' demiştir.
Parmenides Varlıkla ilgili değişmezlik ögretisinin bir sonucu olarak, içinde yaşadığımız dünyanın gerçek olmadığını, gerçekten var olmayıp, yalnızca bir görünüş olduğunu öne sürer. O, Varlığın bir parçası olmadığı için, var değildir ve yalnızca bir görünüş ya da aldatıcı bir dünyadır. Parmenides'in gerçeklik ve görünüşten oluşan ontolojik nitelikli ayrımına, akıl ve duyulardan oluşan epistemolojik nitelikli ayrımı karşilık gelmektedir. Ona göre, duyuların tanıklığına güvenmek, bizi görünüşler dünyasına, değişmenin gerçek olduğu sonucuna götürür. Oysa, aklın sesini dinlemek bizim gerçek Varlığa yönelmemizi, gerçek Varlığı temaşa etmemizi sağlar.
Georg Wilhelm Friedrich Hegel
Büyük bir sistem kurarak, Kant'ın imkansız olduğunu söylediği şeyi gerçekleştirmiş, yani rasyonel bir metafizik kurmuş olan ünlü Alman filozofu. 1770-1831 yılları arasında yaşamış olan Hegel'in temel eserleri: Phanomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi), Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse (Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk Felsefesinin İlkeleri). metafiziği: Alman idealizminin kurucusu olan Kant, aklın kendisinin a priori kategorileri ve bilginin formlarını, kalıplarını sağladığı için, bilginin mümkün olduğunu söylemişti. O bilginin, bu a priori kalıplarının insandan, içeriğinin ise dış dünyadan, insanın dışındaki gerçeklikten geldiğini savunmuştu. Buna göre, insan zihni, bilgiye a priori, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır, dışarıdan gelir. Hegel, işte bu noktada bilginin formları kadar içeriğinin de zihnin eseri, ürünü olması gerektiğini savunur. Demek ki, bilginin tüm ögeleri zihnin eseridir. Hegel'e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doğal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir; bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel'e göre, şu sonuç çıkar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel'in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiği bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı'dan başka bir şey değildir. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist'in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiğine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan aklının işleyişinde olduğu kadar, doğada da açığa çikar. Yani, Geist kendisini Hegel'e göre, doğada ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliğin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılığıyla anlaşilabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuştur. Mutlak Akıl aşkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya çalismaktadir. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaşilır bir varlık haline gelme çabasidir. Düşünce ile varlığın, mantık ile metafiziğin bir ve aynı gerçekliğin iki farklı yüzü olduğunu söyleyen Hegel'de Mutlak Zihin statik bir varlık değil, fakat dinamik bir süreçtir. Bu Mutlak Zihin, dünyadan ayrı bir varlık değil, fakat özel bir bakış açısından görüldüğünde, dünyadır. Hegel'in dinamik bir süreç olarak betimlediği bu mutlak varlık, onun diyalektik adını verdiği üçlü adımlardan oluşan hareketlerle değişir ve gelişir. İşte dünya, varlık, kültür ve uygarlık dediğimiz herşey, Mutlak Zihnin üçlü adımlarından oluşan diyalektik hareketlerinden meydana gelir. Evren, kendisinde mutlak Aklın amaçları ya da hedeflerinin gerçekleştiği bir evrim sürecidir. Hegel'in bu anlayışı, teleolojik ya da organik bir anlayıştır. Evrimde en önemli şey, başlangıçta varolandan ziyade, sonuçta ortaya çikandir. Hakikat bütündedir, ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandığında gerçekleşir. Mutlak olan özü itibariyle bir sonuç, bir tamamlanmadır. Felsefe, buna göre, sonuçlarla ilgilenir; o, bir evrenin başka bir evreden nasıl zorunlu olarak çiktigini göstermek durumundadır. Bu hareket doğada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak gerçekleşir. Hegel'e göre, düşünür bu sürecin bilincinde olabilir; o bu süreci betimleyebilir. Düşünür evrenin anlamını bildiği, evrensel dinamik aklın kategorilerini, işlemlerini yakaladığı zaman, en yüksek bilgi düzeyine yükselir. Filozofun zihnindeki kavramların diyalektik evrimi, dünyanın nesnel evrimiyle çakisi; öznel düşüncenin evrimi ve kategorileri, evrenin kategorileriyle bir ve aynıdır. Düşünce ve varlık özdeştir. Yöntem: Mutlak varlığın bilgi ya da düşünce süreciyle doğal süreci kapsayan gelişme süreci, Hegel'e göre, diyalektik yoluyla gerçekleşir. Diyalektik, hem düşünmenin hem de bütün varlığın gelişme biçimidir. Düşünme de varlık da hep kar
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
6/4/2007 - TELKARİ(GÜMÜŞÇÜLÜK) |
MARDİN TELKARİ SANATI(GÜMÜŞÇÜLÜK)
|
TELKARİ
Telkarinin sözcük anlamı tel ile yapılan sanattır. Ancak bu tanım, tel ile yapılan her sanatsal çalışmanın telkari olduğu anlamına gelmez. Örneğin,Trabzon hasır örgü bileziğe tel ile yapılmasına rağmen telkari denilmez. Yine, ağaç üzerine yollar açıp içine döverek tel gömme işinin de telkari olduğu sanılmaktadır; oysa bunun adıtenzil sanatıdır. Telkariye aynı zamanda vav işi de denilmektedir. Bu isim, Osmanlıca vav harfinin, uygulamada motif olarak sıkça kullanılmasından dolayı verilmiştir. Ayrıca bu sanata çift işi diyenler de vardır. Bu ismin kaynağı ise, işin yapımı sırasında parçaların teker teker bir araya getirilmesinde kullanılan, cımbıza benzer ancak ucu daha ince olan ve çiftolarak isimlendirilen alettir. Bu iki isim de genellikle sanatkârlar arasında kullanılır. Birçok geleneksel sanatımızda olduğu gibi, telkaride de sanatkâr, işinde kullanacağı her türlü malzemeyi kendisi yapmak zorundadır. Yani, usta telkaride kullanacağı telleri kendi atölyesinde ham maddeden elde etmektedir. Öyle ise biz de, bu sanat dalımızı anlatmaya, kullanılacak telin yapımıyla başlayabiliriz. Ocakta pota içerisinde eritilen maden (bu işte en çok kullanılan maden gümüştür, bazen altın ve başka madenler de kullanılır) çubuk haline getirilmek için kalıba dökülür. Yapılacak işin şekline göre çubuk döküm, üzerinde genişten dara doğru delikleri olan çelikten yapılmış haddeden geçirilir. Haddeden geçirme işlemi zor ve zaman alıcıdır. Hadde sağlam bir yere tespit edilmelidir. Haddenin geniş tarafından sokulan tel, öbür ucundan çekilirken uzar ve aynı zamanda incelir. Maden, bu tekrarlar sırasında sertleşir; sertleştikçe tavlanır, yani kor haline gelinceye kadar ateşte bekletilir; sonra da haddeden kolay geçsin diye balmumuna daldırılır. Haddeden çekmek için özel penseler kullanılır. Haddeden çeken usta, beline manda derisinden yapılmış, üzerinde madeni halkalar olan kalın bir kuşak bağlar. Kol gücünün yetmediği ve telin uzadığı zamanlar telin ucunu belindeki derinin madeni halkalarına takar ve beden gücünü de kullanarak işi sona erdirir. Bu yorucu çalışma, kalınlığı aşağı yukarı 0.5 cm olan gümüş çubuk 1'lik ince bir tel haline gelinceye kadar sürer. Her telkari işi iki ana kısımdan meydana gelmiştir. Birincisi işin ana iskeleti olan muntaç (kılavuz); ikincisi de muntaç içine yerleştirilmiş vav, kake, dudey, gül, tırtıl, güverse vb. isimlerle anılan her biri farklı biçimlerde yapılmış motiflerdir. Çalışılmaya önce muntaç yapımıyla, yani ana iskelet kurularak başlanır. Muntaçın tel kalınlığı motiflerin tel kalınlığının iki katıdır. Muntaçdan sonra ara boşluklar teker teker büyük bir titizlik ve sabır ile doldurulur. Bütün bu çalışmalar, ceviz ağacından kesilmiş düz yüzeyli bir levha üzerinde yapılır. Bu ceviz levha, üst yüzü yakılarak yağı alındıktan sonra, ağır demir levhalar altında iki-üç gün bekletilerek kullanılacak hale getirilir. Son zamanlarda, ceviz levha yerine iletken özellikleri zayıf, yanmaz amyant levhalar da kullanılmaktadır Bazı kaynaklar, ana iskeletin kurulmasında tellerin lehimle birleştirildiğinden söz etmektedirler. Bu bütünüyle yanlıştır. Çünkü bir gümüş işine lehim değdi mi, o iş hurdaya atılır. Lehim gümüşü çürütür. Gümüş tellerin birleştirilmesinde kullanılması gereken yöntem kaynaktır. Milimetrik tellerin kaynak yapılması çok güçtür. Çünkü ısı biraz fazla kaçırılırsa telin kendisi erir. Dolayısıyla bu çalışma büyük titizlik ve sabır ister. Bunun için önce, ayarı belli bir ölçüde düşürülen gümüş, eğelenerek küçük tanecikler halinde bir güderi parçası içine toplanır. Eğelenmiş gümüş bir kaba konur ve içerisine toz boraks katılır. Suya daldırıldıktan soma amyant üzerine yerleştirilen ana iskeletin her bir parçası bu gümüş-boraks karışımı ile kaynak yapılarak birleştirilir. İskeletin yapımından sonra motif yerleştirme işi, aynı şekilde kaynak yöntemiyle devam eder. Ancak motif yapımı uzun zaman alır. Bu yapım sırasında da büyük bir titizlik ve sabır gereklidir. Yurdumuzda ise en önemli telkari merkezi Midyat ilçesi olmuştur. Midyat işleri son derece zarif ve kıymetlidirler. Özellikle son yıllarda telkariye karşı yoğun bir ilgi vardır. Midyatta şu anda telkari işiyle uğraşan birçoğu son yıllarda açılmış olan 25'e yakın atölye bulunmaktadır. Telkariden yapılan işler sayılamayacak kadar çeşitlidirler. Mesela sigara ağızlıklarından, tütün kutusundan, fincan zarflarından tutun da çeşitli tepsiler, kemerler, tepelikler, aynalar hep telkari tekniği ile yapılmışlardır. Bu sanatın kaynağının Mezopotamya ve eski Mısır olduğu sanılmaktadır. Buralardan Uzak Doğuya, başka bir koldan ise Anadoluya ve Anadolu üzerinden de Avrupaya yayıldığı bilinmektedir.
|
| |
 | | |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
|
benim blog